GÖBEKLİTEPE nin ÖNEMİ. Arkeologlar Doğu Türkiye’de 11,000 yıl öncesine dayanan, Neolitik dönemde yaşanmış bir ‘altın çağ’ın izlerini buldular. Bu çağda ceylanları avlayarak hayatlarını sürdüren insanlar büyük yılan kabartmalı tapınakları inşa etmişler ve tıpkı Aden Cennet’indeki gibi yaşamışlardır.
Dahasonra London School of Economics’de , Toronto ve Wisconsin Üniversitelerinde antropoloji dersleri veren Dr. Hart bir süre Society for Applied Anthropology’nin başkanlığını yapmış ve 1949 -1952 yılları arasında American Anthropologist'in editörlüğünü yürütmüştür.
peki nedir bu göbeklitepe? göbeklitepe’yi yanyana inşa edilmiş ve 20 futbol sahası büyüklüğünde bir alana yayılan tapınaklar ve toplanma alanı olarak düşünülebiliriz. yapıyı oluşturan odacıklar daire şeklinde inşa edilen ve taşla örülmüş duvarların arasına yerleştirilmiş yükseklikleri 3 ila 6 metre arasında değişen tek parça taşlardan oluşuyor. bu
Temennimiz Stonehenge’den daha eski olan Göbeklitepe için de bu kadar özenli çalışmalar yapılmalı, tüm dünya ile paylaşılmalıdır. Çünkü Göbeklitepe, Stonehenge anıtından 6000 bin yıl daha eskidir. Göbeklitepe’nin de, 1986 yılında UNESCO Dünya mirası listesi‘ne giren Stonehenge Anıtı gibi, listeye girmesini
cash. Göktuğ Halis Göbeklitepe ve Tapınak olgusallığı arasındaki paralellikler son dönemlerde, özellikle çalışmaları yönlendiren bilim insanları tarafından temkinli bir biçimde reddedilmeye başlandı. Bu reddiyeye karşın, Göbeklitepe’nin tapınak olgusallığı içinde ele alınması önerisini dile getiren benim gibi araştırmacılar için kavramların doğru biçimde ortaya koyulması zorunluluk olarak doğmuş gözüküyor. Bunun için önce Tapınak kavramının kullanımı ve anlam dağarcığına göz gezdirmeyi öneriyorum. Bu araştırmada disiplinlerin kendine özgün tanımları ve literatüre uygunluğun hesaba katılacağını belirtmek isterim Önce genel tanımdan başlayalım. Türk Dil Kurumu Tapınak’ sözcüğünü ibadet edilen, tapınılan yapı” olarak tanımlıyor. Bugünkü anlamıyla ibadethane ve ibadetgah gibi karşılıkları da bulunuyor.[1] Ancak gündelik kullanımdaki asal değer bir mabet vurgusu içeriyor. Açıkçası “yüce bir varlığa tapınılan” ve bazı diğer dini ritüellerin gerçekleştirildiği bir yapı olarak gözüküyor.[2] Arkeoloji Sözlüğü ise Tapınak sözcüğünü Tanrı Ya da Tanrılar için inşa edilmiş yapı olarak tanımlıyor.[3] Anlaşıldığı kadarıyla bunların en eski örneklerinin üstü açıktı.[4] Bu kaynakta bilinen en eski tapınakların Mezopotamyalılar tarafından inşa edildiği gibi hatalı bir vurgu bulunuyor. Ancak bu arkeolojinin ve belki de bilimciliğin temel handikaplarından biri. Zira bir yapının Tanrı ya da Tanrılar Için yapılmış olduğunu kesinleştirmek için yazı ya da somut kalıntılar gibi kesinlik sunan araçlara ihtiyaç duyuyor. Oysaki bu ihtiyaç olmazsa olmaz değildir. En azından tapınak olgusallığının çözümlenmesine bu kadar yaklaşmışken. Paragrafın hemen başındaki “kutsal alan” vurgusunu derinleştirerek dahi bir sonuca ulaşmak mümkündü. İnsanoğlu için kutsal varlıklara inancın ve dinin, dolayısıyla ritüelin kökenlerini tahmin dahi edemiyoruz. Böylesine eski bir tarih üzerine konuşurken de bilim dışına çıkma tehlikesi yanı başımızda bekliyor. Bu tehlikeye karşın insanın kutsal” algısı ve bu kutsal algısının kalıtlaşmasının sembolü olarak ritüel alanı’nın izlerini sürmek için kimi olanaklara sahibiz. Ancak bu olanaklar bilim insanları tarafından ikincil ya da daha alt düzeyde önemsiz görülmüş olmalı. Kazılarda önemli bir rol üstlenen Dr. Lee Clare Göbeklitepe’nin Tapınak olarak yorumlanışının “problemli” olduğunu vurgulamaktadır.[5] Ek olarak Tapınak olgusallığının eklerini-elbette hatalı biçimde-aktarmaktadır “Bu terim mevcut haliyle Tanrıların ve eğitimli ruhban sınıfının varlığını varsayar. Ayrıca tapınakların bir tür ekonomik güç olarak kullanıldığı anlamına gelir. Bu yorum 10. Ve 9. Bin yıllarında yaşayan Taş Devri toplulukları için tamamen gerçek dışıdır.” Çok daha önemlisi Dr Clare, kendi tanımları ölçüsünde Tapınak olgusallığının Kalkolitik/Bronz Çağı’na kadar ortaya çıkmadığını bildiriyor. Dr. Clare’nin Tapınak tanımı ya da Tapınak için gerekli olan eklere yönelik eğilimi “inanç tarihi” açısından ciddi problemler barındırıyor. İlk olarak “Tanrı-Tanrılar inancı” ya da “eğitimli ruhban sınıfı” ve “ekonomik ilişkinin parçası olarak” Tapınak tanımı sonsal örnekler üzerinden yürütülen bir yargı niteliği taşıyor. Açıkçası bir yapıyı ya da buna benzer nitelikli bir merkezi Tapınak olarak nitelendirebilmek için yukarıda sayılan bağlamlar hiç de zorunlu değil. Öyleyse “Tapınak olgusallığı için gerekli olan iki şeyi aktararak devam edebiliriz - Kutsalın tezahürü-İnsan tarafından algılanan ve dinsel coşkunluk kaynağı olarak gördüğümüz ilksel temas-ile oluşan “kutsal yer” deki öncül deneyimin temsili yenilenmesi. Anlam aktarımı-Coşkunluğun korunması - İlksel deneyimden doğan dini düşüncenin merkezi figürü-insanı aşan coşkunluk deneyiminin yeniden canlandırılması-Ritüel Merkezi. Bu iki maddenin sonul önerisi şudur “Kutsal ile ilişki kurmuş insan tarafından-kutsalı anma-yüceltme ya da kutsal ile kurulan bağın kazanımını sürdürme-devam ettirme adına/ilksel ayinin tekrarlandığıritüel bir merkez inşası. Kutsal Yer olarak doğa unsurunun temsili tekrarı-İnşa sanatı.Burada kastedilen İlk Tapınak’lar olarak doğa unsurları’nın yeniden kurulumu[6] Göbeklitepe kazılarını sürdüren kişilerin karşılaştıkları verileri nasıl yorumlayacakları hususunda kimi belirsizlikler yaşadıklarını gösteren bu ifadelerin devamında daha da sorunlu bir noktaya ulaşıyoruz. Tapınak olarak Göbeklitepe’nin problemli yapısı karşısında bilim insanlarının önerisi “buluşma noktası” olarak Göbeklitepe idi. Dr Clare burayı inşa eden toplayıcı-avcıların yılın hangi döneminde burada buluştukları şeklindeki soruya net bir yanıt veremese de “bu sorunun araştırma sürecinin önemli parçalarından biri olduğunu” vurguluyor. Ancak buradaki esas problem “buluşma” ya da “toplanma” eylemini motive eden gerçekliği-insanları toplanmaya iten sebebin arka planına ilişkin spekülasyondan kaçınmasıydı. İnanç tarihinin ilk ritüellerinden birinin toplanma-buluşma-topluluk oluşturma gibi güveneceğimiz etnolojik veriler bulunuyorken-ticaret ve evlenme-gibi dünyevi hedeflerle buluşmakta olan bir topluluk imgesinin dayanakları zayıftır. Elbette nüfusun böylesine yükseldiği bir dönemde etnolojik çalışmaların muhatabı olan modern ilk insan topluluklarının referans alınamayacağı açık. Ancak buluşmayı yönlendiren motivasyon şayet dini değilse boşluğun çok zor dolacağı da öyle…[7] Tapınak olgusu acaba kutsal yer’ olgusunun evriminden mi doğmuştu? Dinler Tarihi uzmanı Prof. Dr. Ömer Faruk Harman kutsal yer”i, kutsalın tecelli ettiği mekan olarak tanımlamaktadır. Kudüs sözcüğünün etimolojisine ilişkin değerlendirmesinde “kutsal” karşılığını kullanan Prof. Harman[8] Kuran-ı Kerim literatürüne ilişkin değerlendirmesinde -tek-kutsal varlık olarak Allah, “ilahi kelamın” geldiği kişi yani vahyi alan kişi ve vahyin geldiği mekanın kutsallığına değinmektedir. Prof. Harman bu konuşmasında mekanın kutsiyet kazanmasına ilişkin açıklamasının örneği olarak da Musa’nın ayakkabılarını çıkardığı sahneyi örnek gösterir. Şöyle söylüyor Prof. Harman “Musa’ya ilk vahiy geldiğinde, Kur’an Taha süresi, Ayakkabılarını çıkar, çünkü sen Tuva adlı mukaddes vadidesin”[9] Kutsal yer ve tapınak ilişkisinin anlaşılması açısından kritik öneme sahip bu ifadelerinin devamında Prof. Harman “Bakın burası bir ev değil. Dağ, vadide, yamaçta. Ama burası kutsal. Neden? Çünkü burada ilahi hitaba mahzar olduğu için… Demek ki kutsiyetin kaynağı, ilahi kelam, ya da Dinler Tarihi açısından uluhiyetin tecelli ve tezahür ettiği yer, mekan ve zaman kutsaldır.”[10] Kudüs’te Kral Süleyman döneminde inşası tamamlanan Tapınak’ın toplum muhayyilesindeki sabit imgesi açık biçimde kutsal olan ile kurulan bu bağın” devamı, temsili ve tekrarı niteliğiyle mümkün olmuştu. Zira bundan böyle bu topraklardaki herkes Rab ile ilişkisini bu yapı aracılığıyla sağlamaya devam edecektir. Kesin emir bundan böyle Tanrı’ya yakaracak her insanın Tapınak denen statikleşmenin kapılarından içeri girmesini dayatmaktaydı. Kutsal yer-kutsal mekan ile Tapınak arasındaki ilişki kesin çizgilere sahiptir. Bu bağıntıya karşın kutsal aktivitenin merkezi role bürünmesi ve ilksel heyecanların statikleşmesi gibi burada ele alması olanaksız bir inceleme alanına tabidir Göbeklitepe’de Tapınak olgusallığı bizzat Klaus Schmidt tarafından da ele alınmıştı. Kitabını “En Eski Tapınağı Yapanlar” başlığı altında hazırlayan Schmidt buna karşın “literal” bir Tapınak kavramı üzerinde kimi çekincelere sahipti. O da tapınak’ sözcüğünün tartışılabilir niteliğine vurgu yapmıştı. Şöyle söylüyor Schmidt “Tapınak kavramının bütünüyle dini bir yer olma işlevi ile ilgili yönünü bir yana bıraksak bile-alışıldığı üzere-en azından bir bölümü yukarı doğru kapatılmış bir bina için geçerli olduğu gerçektir…” [11] Klaus Schmidt’in bu temkinli yaklaşımı biraz ileride Tapınak’ kavramı için “en azından” bir bölümü yukarı doğru kapatılmış bir bina için kullanımına yönelik vurgusu benzer karmaşanın yaşandığını ve Tapınak’ın asal niteliklerinin yok sayıldığını gösteriyor. Biraz daha ileride bu bulanıklık, kutsal alan” ya da tapınak terimlerinin birbirinin yerine geçecek şekilde kullanımıyla daha da büyümüş izlenimi veriyor. Arkeoloji alanında Tapınak teriminin kullanımı ve anlamı konusunda kalıp yargıların’ bulunduğunu son dönemlerde kamuoyuna yansıyan açıklamalardan anlıyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla tapınak’ sözcüğünün anlamı’ kestirilemeyen yapı ya da yapı gruplarını en azından gerçek yapı kimliği anlaşılıncaya kadar ve geçici nitelikte kullanmak gibi yayın ve statik bir kullanım geleneği bulunuyor ve bu özellik bizzat bu bilimi sürdürenlerce rahatsız edici görülüyor. Çok daha vahimi belki tapınak’ sözcüğünün arkeoloji literatüründeki anti-patik tasavvuru, belki de arkeoloji bir kan davasıdır’ sözünü -bağlamından kopmuş da olsa- bizlere yeniden anımsatan bir tavır ile Klaus Schmidt’in tezlerine yönelmiş akıl-dışı bir reddiye tepkisinden hareketle, araştırmacıların kimi bulguları çarpıtma eğilimiydi. Clare, Kinzel, Sönmez ve Uludağ tarafından kaleme alınan “Göbekli Tepe Unesco Dünya Miras Alanı ve Değişen Yaklaşımlar” isimli makalede tapınak’ tanımına ilişkin itirazlar, yine yanı başındaki çok sayıda soru ve bilimci tutuma yakışmayan boşluklarla beklemektedir.[12] Bu makalenin “Değişen Perspektifler” isimli bölümünde dünyanın ilk tapınakları” nitelemesinin Schmidt ve hocası Hauptmann’a kadar geri gittiği vurgusu ile “eskide kalan” yenilenen bulgular çelişkisinin henüz başlangıçta hak etmediği bir güçle ortaya çıkması istenmiş gibi gözüküyor. Göbeklitepe ve tapınak olgusallığı ile ilgili şu yorum dikkate değer “Ancak Göbekli Tepe’nin yalnızca ritüel amaçlı kullanıldığına dair yorumlar özellikle son yıllarda gerçekleştirilen kazıların sonuçları ve daha önceki yıllarda kazılmış alanlara dair kayıtların yeniden değerlendirilmesi sonucunda sorgulanmaya başladı.” Bu heyecanlı ve pek hızlı girişin ardından yazının ritmindeki kayıp ve tartışmanın odağından kopuş dikkat çekiyor. “Taş Devri Tapınakları” teorisinin iki temel argümanı olan domestik faaliyetlere dair verilerin yokluğu ve “ritüel gömülme” ilkelerinin son buluşlarla yıprandığını anlatmaya çalışan yazarlar özellikle ritüel gömülme’ meselesinde neredeyse evlere şenlik bir değerlendirme sunuyor. Klaus Schmidt tarafından açıklanan ve benim de desteklediğim[13] şekilde yapıların içlerinin ölen bir yakının’ gömülmesi şeklinde bir kapatma eyleminin reddedildiği bu makalede Klaus Schmidt’in yapı içlerinin doldurulması sürecini” taşınmış, akmış bir dolgunun dolması gibi bir olay yerine “ritüel senaryosu ile açıklamayı tercih ettiği vurgulanıyor. “Tercih etme” ve senaryo gibi küçümseyici ifadelere takılmadan ilerleyebilirsek bilimcilikle pek bağdaşmayan’ şu sonuca ulaşıyoruz “Fakat şimdi, bahsi geçen olasılık daha dikkatli bir yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor. Yakın çevredeki yamaçlardan buraya toprak ve malzeme akması nihayetinde yapı içlerinin dolması, yapılarının kullanım ömrü sürecinde birden fazla kez yaşanan doğa olayları ile ilişkili olabilir…” İlk madde ise bu kadar bayağı biçimde kenara itilmiyor makalede. Yazarlar burada domestik faaliyetlere dair verilerin yokluğu meselesinde Schmidt’e yüklenmeye devam ediyor.[14] Schmidt domestik bir yerleşimin varlığına dair gerçekçi bir gösterge tespit edememişti zira burada kalıcı bir yerleşim olma olasılığını en yakın su kaynağının kilometrelerce uzakta olmasına bağlamıştı. Ancak kuzeybatı çukurunda gerçekleştirilen bir sondajda açığa çıkarılan kalıntılar büyük olasılıkla domestik faaliyetleri işaret etmektedir.[15] Diğer taraftan son dönemlere ait bulgular su ihtiyacının giderilmesine olanak tanıyan hatırı sayılır mimari kalıntılara işaret etmişti. Özellikle kuzeybatı çukurda yer alan büyük ve derin çukur yapı, yağmur suyunun depolanması ile ilgili bir faaliyeti çağrıştırıyordu. Benzer nitelikte bir kaç bulgu daha bulunmuştu. Aslında Klaus Schmidt bu bulgulardan Tapınak’ fikrini destekleyen veriler olarak faydalanmıştı. Ancak bu teoriyi söz konusu iki ilke üzerine kurmamış olmalı. Klaus Schmidt’in temel vurgusu “ritüel” merkez olarak Göbeklitepe idi ve bu doğrultuda da çok sayıda argüman oluşturmuştu. Onun ritüellerle ilgili incelemelerini hemen aşağıda inceleyeceğim. Ancak hemen öncesinde Tapınak kavramını Göbeklitepe için rahatlıkla kullanan bir diğer otorite olarak Prof. Dr. Mehmet Özdoğan’dan faydalanmalıyım. Prof. Özdoğan isminin esas önemi alanında uzman olması bir tarafa kavramların “ilişkili disiplinler”deki karşılığına etkileyici biçimde hakim olması. Kişisel yazışmalarımızdan birinde[16] kutsal yer” ile “kült yapıları” Tapınak’lardan ayrı biçimde ele aldığını dile getirmişti. Prof. Özdoğan’ın başarılı analizinde kült alan-mekan inanç ile ilgili herhangi bir törenin ya da uygulamanın yapıldığı yer olarak tarif edilmişti.[17] Bu durumda Tapınak nedir? Prof. Özdoğan’ın tapınak tanımı “bu amaç için” inşa edilmiş tanımlı ölçülere uygun” yerler şeklindeydi. Plan tipinin asal olarak öne çıktığı bu analizde Göbeklitepe’nin de içinde bulunduğu geniş bir alanda[18] benzer yapı özellikleri öne çıkıyordu “Yere gömülmüş, duvarlar paye ve nişlerle bölünmüştür. Taban sıvı geçirmeyecek, dikilitaşlar, duvar boyaları ve sekiler.” Daha Batı’da örneğin Çatalhöyük’te Tapınak’ın bulunmadığı ancak zamanla içinde kutsal işlev kazanıp değişebildiği gibi kritik bir bilgiyi bize aktaran Prof. Dr. Özdoğan “Göbeklitepe kültürüne ait kült yapıları da bu anlamda bir Tapınak’tır…” ifadelerini kullanıyor. Tüm bunlardan şu anlaşılmalı Kutsal yerlerden farklı olarak bu alanlar şekillendirilmiş ve kutsal olanla bağ kurmaya olanak tanıyacak şekilde ve bir plan ölçüsünde dizayn edilmiştir. Bu tanım ise mağara’ların ilksel Tapınaklar olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği şeklinde bir diğer tartışmalara göndermeler taşımaktadır. Özellikle Urfa’da düzenlenen Medeniyetler Beşiği Mezopotamya Sempozyumu’na katılan akademisyenlerle ilk Tapınak olarak Göbeklitepe’ sloganına karşı sunduğum itirazların ana dayanağı da mağaraların “tapınak” olarak görülmesi yönündeki ısrarımdı. Bir diğer yazışmamızda Prof. Mehmet Özdoğan da Tanımlı Tapınak’ kavramının 36 bin yıllık olduğunu belirtmiş ve şu ifadeleri kullanmıştı “Kiminde basit ritüeller olarak, kimide de çok tanımlı sutsal alanlar, seçkin sanatkarların betimleri ile yapılmış yerler gibi…” Ancak bu tartışmayı burada sonlandırmayı düşünüyorum. Bundan sonra Göbeklitepe’de bir ritüel-inançla ilgili bir uygulama ve tekrarları-aradığımız açık. Zira bu olgu Tapınak’ olgusallığı ile Göbeklitepe arasındaki bağı kuracak ve elbette utangaç akademisyenlerin çekingenliğini giderecektir Prof. Schmidt Göbeklitepe’nin “kült merkezi” olarak rolüne ısrarlı bir vurgu yapmıştı. Temkinliği ve doyurucu açıklamaları içinde “Ölüler Kültü” ile kurduğu bağlantı dikkate değerdi. Bölgede dikkati çeken ilk unsur ilk Neolitik yerleşkelerde yer alan unsurlardan birine rastlanmamasıydı. “Kadını betimleyen resimler ve kilden yapılmış figürinler”. Bu bulguların noksanlığı ince bir akıl yürütme ile Schmidt’i belirgin bir noktaya doğru sürükledi “Şayet kadın bereketin sembolü ve yaşam ile ilişkili yan anlamları taşıyor ise, onun yokluğu yaşamın yokluğudur. Bir diğer deyişle “ölüm”. Belki de bu Göbeklitepe” ile ölüler kültü arasındaki bağıntının kurulmasına olanak tanımıştır.[19] Biraz daha ileride tüm belirsizliklere karşın Schmidt’in elverişli tarihsel’ örneklerden hareketle hiç de azımsanamayacak bir fikir inşa ettiğini görürüz. Batı’da yaygın olmayan bir ölü gömme yöntemlerinden birine İran’da ulaşmıştı.dakhmah ismi verilen bu tip mezarlarda ölen kişinin gökyüzünün altına-doğrudan kayalara bırakılması yöntemi uygulanmaktaydı. Bunu Güneşe Gömme olarak isimlendiren Schmidt böylece, şu sonuca ulaşır “Dakhmahlar su ve bitkinin olmadığı yüksek yerlere yapılır… Özellikle leş yiyici kuşlar ve rüzgar ve diğer hava koşulları ölünün çabuk çürüyen bölümlerinin ortadan kaldırılmasını üstlenir. Geriye kalan kemikler ise kayaya oyulmuş çukurlara ya da astodan denilen taş sandukalara konur…”[20] Kemiklerin ve kafataslarının kutsallığı, ağaçlara asılması ve çürüyen kısımların ayrılmasının ardından kavim tarafından toplanmaya başlaması meselesini “Simgebilim Perspektifinden Göbeklitepe Tapınakları” kitabımda incelediğim için tekrarlamayacağım.[21] Ancak Göbeklitepe’nin “ritüel” amaçlı kullanımı ve Tapınak niteliğinin doğrulanması açısından önem taşıyan bir diğer incelemenin daha analiz edilmesi gerekiyor. Göbeklitepe’de ele geçirilen ve insan kafataslarına ait olduğu anlaşılan kemik parçaları üzerindeki çalışmalar 2009 yılında antropolog Dr. Julia Gresky tarafından değerlendirilmeye alındı. Gresky çalışmalarını 2018 yılında tamamladı[22] Bu araştırmanın sonuçları dikkate değerdir. Makaleden anlaşıldığı kadarıyla insan mezarlarının bulunmadığı Göbeklitepe’de çok sayıda parçalanmış insan kemiği bulunmuştu. Toplam 3 kafatasında ait parçalar üzerinde modifikasyonların saptandığına işaret eden makalede, benzerlerine farklı kazı alanlarında da ulaşılan ve sahibine “mistik itibar” bağışlayan renklendirmelerle ilişiklik sağlanmıştı. Öncelikli olarak Göbeklitepe”de bu zamana dek bilinmeyen bir kafatası modifikasyonu-değişimleri belirlendi. Makaleye göre oyulmuş kafataslarının bulunduğu ilk bölge olarak Göbeklitepede oyuklar sagital yönelimli olarak tanımlanmakyadı. Yani alın boyunca geçen çoklu kesim faaliyetleri kafatasının arkasına kadar uzanıyordu. Özel analiz yöntemleri de oyma ve kesme işlemlerinin litik aletler kullanılarak gerçekleştiğini doğrulamaktaydı. Makalede Göbeklitepe’de bir kafatası kültü’ uygunluğu için kriter sınaması da sunuluyor. Arkeoloji literatüründe kafatası kültü - İnsan kafataslarının kasıtlı motifikasyonu - Seçilmiş bağlamlar ile toplanması ve biriktirilmeleri şeklindeki tanıma bağlı kalmıştı. Ancak Göbeklitepe bu ilkeler itibarıyla kimi noksanlıklar içeriyor. Bu sebeple kafatası kültü için iki veri asal alınmıştı - Dini bir bağlam - Kafatasları üzerinde iyileştirme-düzenleme ve çoklu kafataslarında tekrar eden uygulamalar. Makalede Göbeklitepe”nin bir ritüel merkez olarak görülmesi fikri tekrarlanıyor. Bu hususta da monolitik T şekilli kireçtaşı direkler, kabartmalar, heykeller ve yerel bölgenin belirgin konumunda yer alması gibi unsurlar destekleyici veriler olarak sunulmuştu. Göbeklitepe ile kafatası kültü arasındaki bağıntı elde edilen heykeller aracılığıyla da güçlenmişti. D Tapınağı’Ndaki başsız insan figürü, kafası kopmuş insan heykeli ve “hediye taşıyıcısı” olarak isimlendirilen ve elinde insan kafasını taşıyan diz çökmüş bir figür bu bağıntıları güçlendirmektedir. Kafatası bulguları eksik de olsa kimi sonuçlar sergilenme ihtimalini gündeme getirdi. Özellikle 1 numaralı kafatası parçalarındaki sarı izin yerleştirilmesi nesnenin özel önemini vurgulamaktaydı. Kafatası ayrıca sol paryetalde delinmiş bir delik taşıyordu ki bu da kafatasının dik biçimde asılabilmesi ve askıya alındığında öne doğru bakabilmesine olanak tanıyacak şekilde tasarlanmıştı. [23] Tüm bunlar ne anlama geliyor? Göbeklitepe’nin bir ritüel merkezi olarak niteliği bu çalışmalar ile öncelikli olarak güçlenmiştir. Kafatası kültü açık biçimde bağlantı taşıdığı “atalar kültü-ölüler tapınımı” olgusallığıyla bağlantısını daha önce vurgulama olanağı bulmuştum. [24] Julia Gresky’nin makalesinde de paralel sonuçlara ulaşıldı. Kafatasları atalara ait kafataslarının biriktirilmesi ya da düşmanların sergilenmesi gayesiyle yapılmış olabilir. Bu iki tipteki uygulamada amaç negatif ve pozitif cenaze sanatı olarak değerlendirilebilir. Bu kafatasları ölüm sonrası muameleleri gösteriyor ve toplum için özel statü taşıyan kişilerin kafataslarına uygulanan işlemleri açığa seriyordu. Olumlu cenaze sanatında toplumlar için özel anlam taşıyan önemli kişilerin anılması ve bir tür güç aktivitesi yaratma, olumsuz cenaze sanatında da yine bir güç transferi, prestij ya da düşmanın ruhunun intikam amaçlı geri dönüşlerini engellemeye yönelik girişimle karşı karşıya kalabiliriz. Göbeklitepe özelindeki bu uygulamada da kafatasının bir kordon ile asılması gibi bir işlemle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Kafatası kültü, cenaze sanatı ve ölülerin gömülmesi gibi olgular yaşayanların kutsal varlıklarla ilişki kurma ve bu ilişkiyi sürdürme adına “kutsal bir merkez” olarak Göbeklitepe”nin şekillenişindeki kuşkuların ana verilerini oluşturdu. Uzmanların gündelik kısır çatışmalar içindeki halleri bir tarafa bırakılırsa dinler tarihinin “kafatası” kültünden “verimlilik” kaygısına, buradan “ata tapınımı” ve sonrasında da “kaya” ve “dağ” gibi doğal unsur sembolizmine uzanan kesintisiz ritmini hissetmemek neredeyse olanaksız. Bundan sonrası ise ROUX’un değindiği gibi “bir ölüden” bir Ata yaratma ilişkisinin kaçınılmazcasına uzandığı kurban ritüeli ile ilişki kurmaktan ibaret Bu konuya yeterince değindiğim için yinelemeyeceğim. Ancak çok yakın zamanlı buluşların “kurban” ritüeli ile ilgili kesin kanıtlara ulaşacağına dair inancımı yinelemeliyim. [1] [3] TEKÇAM, Tamay. Arkeoloji Sözlüğü, s. 218 ALFA. Kasım 2007. [4] Açık hava tapınakları bkz. TEKÇAM, s. 218. [6] Kutsal dağ temasının tekrarı olarak Zigurratlar, Mısır’ın ilksel tepeciğinin temsili olarak Piramitler, ana rahminin temsili ve mezar eğretilemesi olarak mağaralar vb… [7] Toplanma ve buluşmanın ritüel değeri üzerine Modern Tek Tanrılı Dinler ve mabet algısı açık bir paralellik sunuyor. I. Süleyman Tapınağı’nın buluşma ve toplanma niteliği Kitab-ı Mukaddes’in sayfalarında açıkça izlenebiliyor. Yine “cemaat” olarak Kilise ve Allah’a ibadet için toplantı çağrısının karşılığı olarak cami benzer bir anlam dağarcığında yer almaktadır. [8] Fatih Altaylı’nın Teke Tek programındaki bu ifadelere ıncı dakikadan sonra ulaşmak mümkün. Daha geniş izlenim için. [11] Alıntı için bkz . SCHMIDT, Klaus. Göbekli Tepe-En Eski Tapınağı Yapanlar, s. 14. Arkeoloji ve Sanat, İstanbul 2014 [13] Bu konudaki açıklamalarım için bkz. Simgebilim Perspektifinden Göbeklitepe Tapınakları s. 114. Ozan. 2016. [14] Örneğin bkz “Platonun batı yamacında keşfedilip belgelenen platodan yağmur suyunun tahliye olduğu ana güzergah üzerinde kayaya oyulmuş sarnıçlar ve ilişkin kanalları varlığı da onu bu düşüncenin aksini düşünmeye yönlendirmemişti…” [15] Bunlar doğal kireçtaş plato üzerine inşa edilmiş oval planlı yapı gurubunu oluşturuyordu. Kuzey Suriye’de Fırat kenarında yer alan çanak çömleksiz neolitik dönem yerleşmesi Jerf el Ahmar’da kilere benziyordu. [16] Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, ile “Simgebilim Perspektifinden Göbeklitepe Tapınakları” kitabımın yazım sürecinden bu yana aralıklarla da olsa yazışmalarımız devam ediyor. Bu yazışmalar sırasında öylesine önemli şeyler söylemektedir ki bir kısmını yalnızca bilgiyi yayma amacıyla kullanma girişiminden dolayı affına sığınıyorum. [17] Doğrudan alıntılıyorum “Bu bir yatır, kutsal ağaç ya da o amaç ile kullanılan bir mekan olabilir…” [18] Çayönü, Güsir, Hallan Çemi, Nevali Çori ve Tel Qaramel vs. [19] Ayrıntı için bkz. SCHMIDT, s. 123 ve sonrası. [20] Alıntı için bkz. SCHMIDT s. 133 ve sonrası. [21] Ayrıca Göbeklitepe ile Altay Türkleri’ndeki uygulamalar, gömme, sergileme ve vahşi hayvanlara bırakma gibi karşılaştırmalar için ROUX Jean Paul. Altay Türklerinde Ölüm s. 217 ve sonrası. Kabalcı Kasım 1999 İstanbul. [23] varolan alternatif bir delik de dekoratif amaçlı ya da maske giydirme işlevi olarak duyurulmuştu.
İnsanlık tarihi hakkında bildiklerimizi yeniden düşünmemizi sağlayacak, yerleşik tarih anlayışını ve bilgilerini değiştirip, dinler tarihini sorgulatacak, bir kısmımızın varlığından haberi dahi olmadığı bir arkeolojik çalışma 1995 yılından beri Urfa Göbeklitepe’de devam ediyor. İnşası Milattan önce 10000 yılına uzanan Göbeklitepe tarihteki en eski ve en büyük ibadet merkezi olarak biliniyor. Göbeklitepe İngiltere’de bulunan Stonehenge’den 7000, Mısır piramitlerinden ise 7500 yıl daha eski. Ayrıca yerleşik hayata geçişi temsil eden kültür bitkisi buğdayın atasına da Göbeklitepe eteklerinde rastlanmıştır. İnşa edildikten 1000 yıl sonra üstleri insanlar tarafından kapatılarak gömülen bu tapınaklar yeniden gün ışığına çıkıyor. 1. Göbeklitepe’nin coğrafi konumu Göbeklitepe, Şanlıurfa’nın 20 kilometre kuzeydoğusundaki Örencik köyü yakınlarında, yaklaşık 300 metre çapında ve 15 metre yüksekliğinde geniş görüş alanına hakim bir konumda yer almaktadır. 2. Göbeklitepe, tarihin bilinen ilk ve en büyük tapınağı Neolitik döneme ait Göbeklitepe, ilk tapınağın dolayısıyla yeryüzündeki ilk inancın merkezi olabilmesi açısından önemli. Bu bölgede yaklaşık 20 tapınak tespit edilmiş ve şu ana kadar yalnızca 6 tapınak gün ışığına çıkartılmıştır. 3. En eski yapıttan 7500 yıl daha eskiye ait Göbeklitepe bu zamana kadar bilinen en eski yapıt ve tapınaktan 7500 yıl daha eskiye ait. Göbeklitepe’nin keşfine kadar bilinen en eski tapınak ise Malta’da bulunmakta ve 5000 yaşında. Ayrıca Stonehenge’den 7000, Mısır piramitlerinden ise 7500 yıl daha yaşlı… 4. Kayaların biçimlendirilmesi ve tapınağın inşası Göbeklitepe’nin inşa edildiği dönemde insanoğlu bitki toplayan ve hayvanları avlayan küçük gruplar halinde sürekliliğini sağlıyordu. Kayalık bölgelerden, büyük sütunların ve ağır taşların el arabaları ve yük hayvanları olmadan 2 kilometre taşınarak Göbeklitepe’ye getirilmesi için muhtemelen tarihte insanların ilk defa bu kadar kalabalık bir şekilde bir arada olması gerekmişti. 5. Mağara duvarlarındaki resimlerden kabartma hayvan figürlerine Mağarada duvarlarındaki avcılığı temsil eden resimlerden ziyade burada hayvan figürleri tek ve kabartma olarak işlenmiş, sanatsal açıdan farklı bir anlayışı etkileyici biçimde yansıtmaktadır. Taşlar üzerinde işlenmiş akrep, tilki, boğa, yılan, yaban domuzu, aslan, turna ve yaban ördeği figürleri yer almaktadır. Bir kısım arkeoloğa göre bu hayvan figürleri tapınağı ziyaret eden farklı kabilelerin sembolü olarak nitelendiriliyor. 6. Buğdayın atası Göbeklitepe’de Bölgede yapılan araştırmalar ve elde edilen bulgular doğrultusunda önemli kültür bitkisi olan ve yüzlerce genetik varyasyonu bulunan buğdayın atasının ilk olarak Göbeklitepe eteklerinde yetiştiği ortaya çıkarıldı. 7. T sütunlarda yer alan 3 boyutlu aslan figürü Arkeologlar boyları 3 ile 6 metre arasında değişen T biçimindeki sütunların stilize edilmiş insan figürleri olduklarını düşünüyorlar. Sütunlar üzerine yansıtılan diğer figürlerden farklı olarak aşağı doğru iner şekilde tasvir edilen 3 boyutlu aslan kabartması dikkat çekiyor. Bu ve diğer aslan figürleri neolitik dönemde aslanların Anadolu’da yaşamış olma ihtimalini güçlendiriyor. İnsanları temsil eden T sütunlarının ağırlıkları 40 ile 60 ton arasında değişiyor. 8. Çiftçinin bulduğu oymalı taşla gelen arkeolojik devrim 1983 yılında tarlasını süren Mahmut Kılıç tarlada bulduğu oymalı taşı müzeye götürdü fakat eser sıradan bir arkeolojik bulgu olarak Urfa Müzesi’nde sergilenmeye başlandı. 1963 yılında ise İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi ortak bir çalışma yürütmüş, bölgeyi incelemiş fakat çalışmaların üzerinde durulmamıştır. 9. Ve çalışmalar 1995 yılında başlıyor Şanlıurfa Müzesi başkanlığında ve Prof. Dr. Klaus Schmidt’in bilimsel danışmanlığında kazılar başlamıştır. 2007 yılında ise kazı başkanlığına Klaus Schmidt getirilmiştir. tapınakta tarihi hırsızlık 2010 yılında, 40 santimetre boyunda, 25-30 kilogram ağırlığında taştan yapılmış ve üzerinde hayvan figürleri olan insan başı heykelinin çıkartıldıktan iki gün sonra kazı alanından çalındığı tespit edildi. 11. Bira için tarım! Bulgular taş devri insanlarının bira içtiğini de gösteriyor. Kazılarda şu ana kadar en büyüğü 160 litrelik kapasiteye sahip kireç taşına oyulmuş, altı bira varili bulundu. Klaus Schmidt, bulgular ışığında, insanoğlunun ekmek için değil, bira uğruna tarıma başladığına, bunun da ilk kez Urfa’da gerçekleştiğine kanaat getirmiş. 12. Sıvı kullanılarak yapılan törenler Arkeologlar tapınak kalıntılarındaki zeminlerinin özellikle sıvıyı geçirmeyecek şekilde yapıldığına dikkat çekiyor. Buradan, törenleri ne olduğu şu an kesinleşmese de bir sıvı kan, su, alkol eşliğinde gerçekleştirdikleri fikri oluşuyor. 13. Tarımla değil tapınakla gelen yerleşik hayat Göbeklitepe, yıllardır tarih derslerinde öğretilen “göçebe toplulukların tarımı öğrenerek yerleşik hayata geçtiği” tezini de çürütüyor. Yerleşik hayata geçişin çiftçilik ve hayvancılığın ortaya çıkışıyla birlikte gerçekleştiği düşünülüyordu. Schmidt’e göre ise avcı ve toplayıcı toplulukların Göbeklitepe gibi dini merkezlerde sürekli olarak bir araya gelmelerinin sonucunda yerleşik hayata geçilmiştir. Kalabalık toplulukların ibadet merkezine yakın olma arzusu ve çevrede bu toplulukların ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde yeterli kaynak bulunmamasından dolayı insanlar tarıma yönelmişlerdir. Yani tarım yerleşik hayatı getirmemiş, dini mabetlerin etrafında kalma arzusu sonucunda yerleşik hayat tarımı getirmiştir. 14. Göbeklitepe UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi’nde Göbeklitepe 2011 yılında UNESCO tarafından Dünya Miras Geçici Listesi’ne alınmıştır. Göbeklitepe’de kazı başkanlığını yürüten Prof. Dr. Klaus Schmidt yaşadığı kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. “Göbeklitepe’deki kazılarda elde ettiğimiz bulgularla, dünyanın bilinen en eski tapınma merkezlerinden birinin bu bölgede olduğunu ortaya çıkarmıştık. Ancak, son kazı çalışmalarıyla tapınma merkezinin dünyanın en büyük tapınma merkezi olduğunu tespit ettik. Yaptığımız araştırmalarda, Cilalı Taş Devrinde yaşamış insanların, yabani sığır, akrep, tilki, yılan, aslan, yaban eşeği, yaban ördeği ve yabani bitki kabartmalarını incelediğimizde hayvanlarını evcilleştiremedikleri sonucuna ulaştık. Ayrıca, dikili taşların Stel üzerindeki resimler ve kabartmalar o dönemde yaşamış olan insanların sanatları hakkında bizlere fikir veriyor. Buradaki tapınak, dünyanın bilinen en büyük tapınağı olma özelliğini taşıyor” Prof. Dr. Klaus Schmidt Kaynak onedio
“Dünyanın en önemli ve gizemli arkeolojik alanı neresidir?” diye sorulsa, birçok kişi piramitler ya da Stonehenge diye cevap verir. Oysa çoğu arkeolog bu tespite katılmayacak, onun yerine ülkemizde bulunan 12-13 bin yıllık Göbeklitepe cevabını verecektir. Göbeklitepe, Şanlıurfa’nın 12 km kuzeydoğusunda, Örencik yakınlarında yer alan, dünyanın bilinen en eski dini yapılarına ev sahipliği yapan arkeolojik bir kazı alanı. 20 civarında daire oluşturan, 200’den fazla, boyları altı metreyi bulan T şeklinde sütunlardan oluşmaktadır. Göbeklitepe, bilinen en eski megalitik yapıdır. Sütunların üstünde, çeşitli hayvan sembolleri ile hâlâ tam olarak neyi temsil ettikleri anlaşılamayan soyut resimler, kabartma ya da oyularak resmedilmiştir. Aslan, yılan, akbaba, yaban ördekler, tilki, boğa en çok resmedilen hayvanlar arasında. Sütunlar boşluk bırakmayacak şekilde çok resimle süslendiği için, bu çizimlerin süslemeden çok bir hikâyeyi anlatmayı amaçladığı anlaşılmakta. Ancak bu hikâyenin, ya da soyut sembollerin, ne anlama geldiği gizemini koruyor. T şeklindeki taşların ise kolları açık insanları temsil ettiği düşünülüyor. Bölge ilk olarak, Chicago ve İstanbul Üniversiteleri tarafından 1963’te fark edilmiş, ancak T şeklindeki taşların dışarıda kalan kısımları mezar taşı zannedilmiş, böylece bölgede kazı yapılmamış. Ancak bu ekibin aldığı notları gören Alman arkeolog Klaus Schmidt, bölgede önemli bir arkeolojik alan olduğuna ikna olup bölgeyi incelemeye gitti. Ertesi yıl da Şanlıurfa Müzesi’nin yardımı ile kazılar başladı. Kısa süre içinde sütunlar ortaya çıktı ve tarihlendirme yapıldığı zaman Schmidt’i hayretler içinde bırakan bir sonuca tanıklık edildi. Söz konusu sütunlar tam 12-13 bin yıl önce, yani 11-10 bin arasında yaşayan insanlar tarafından işlenip bölgeye konulmuştu. Bu, arkeoloji bilimini baştan yazmayı gerektirecek bir keşifti. Bu sonuç neden şaşırtıcı idi? Göbeklitepe’deki ibadethane olduğuna inanılan yapı Stonehenge’ten 7-8 bin yıl, Giza Piramitleri’nden 7 bin 500-8 bin 500 yıl önce inşa edilmişti. Söz konusu yapının inşa döneminde çanak-çömleksiz Neolitik A dönemi avcı-toplayıcılarının yaşadığı düşünülmekteydi. BİR ARAYA NASIL GELDİLER? Bunların ise metallere, yazıya ve tekerleğe sahip olmadığı, çanak çömlek yapamadığı, tarımcılık ve hayvancılığı keşfetmediği zannediliyordu. Nitekim bölgede yapılan kazılar, gerçekten de ibadethaneyi inşa edenlerin bu özellikleri gösteren avcılar olduğunu desteklemekte. Göbeklitepe’nin keşfine kadar, o dönemin avcı-toplayıcı insanlarının böyle bir eser yapamayacağına inanılıyordu. Göbeklitepe keşfedilir keşfedilmez, cevabını tam bilemediğimiz önemli gizemler ortaya çıktı. Avcı topluluklar neden böyle bir yapı inşa etme gereği duymuştu? Yerleşik bir hayat yaşamayan bu insanları böyle bir şey yapmaya ne motive etmişti? Çıkarıldıkları yerde 50 tonu bulan taşları, yüzlerce metre taşıyıp bölgeye nasıl getirmişlerdi? Böyle bir işlemi yapmak için en az 500 işçinin çalışması gerektiği düşünülmektedir. Bu kadar insan nasıl bir araya gelmişti? Nasıl beslenmişti? Bu soruların tam olarak cevabını bilmiyoruz. Ancak bölgede önemli bir yerleşim yerinin izine rastlanmamasından hareketle, insanların bu bölgede dini motivasyonlarla bir araya gelip, böyle devasa bir projeyi gerçekleştirdikleri düşünülmekte. Göbeklitepe keşfedilmeden önce, insanların tarım ve hayvancılığı keşfinden sonra büyük yerleşim yerlerinin ve tapınakların ortaya çıktığı düşünülürdü. Tabii insanların neden, protein açısından daha zengin gıda getiren ve tarımcılıktan daha kolay olan avcılığı terk edip, yorucu tarımla uğraştığı cevapsız bir soru olarak kalmıştı. Göbeklitepe’yi keşfeden Schmidt’e göre bu keşif, denklemi tersine çevirdi. Avcılar önce Göbeklitepe’yi inşa etmişler, daha sonra oradaki yaşamı devam ettirmek için alternatif gıda kaynaklarına ihtiyaç duymuşlardı. Nitekim en son arkeolojik veriler, Göbeklitepe’den sadece 30 km uzaktaki Karacadağ’ın ilk tarımın başladığı yer olduğuna işaret ediyor. Tarım burada, Göbeklitepe’nin inşasından 500-1500 yıl sonra başlamıştı. Gene ilk ilkel hayvancılık bu bölgelerde, ibadethanenin inşasından bin-2 bin yıl sonra ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla sanıldığı gibi, tarımın ortaya çıkması şehirleşme ile dini merkezlerin inşasına yol açmamış; din, şehirleşme ve dini merkezlerin inşasına yol açmış, bunun sonucunda tarımcılık ve hayvancılık ortaya çıkmıştı. GİZEMİ ÇÖZÜLEMEDİ Göbeklitepe’de yaşayanların nasıl bir dini inanca sahip olduğu belirsiz olmakla beraber, önceden iddia edildiği gibi avladıkları hayvanlar etrafında şekillenen kült inançlara sahip olmadıkları kesin. Zira, sütunlarda avlanan hayvanlar ya da av sahneleri önemli bir yer tutmamakta, daha ziyade güçlü hayvanlar resmedilmekte. Göbeklitepe’nin ortaya çıkışı kadar, kayboluşu da çok gizemli. Çoğu tarihi yapı gibi, ibadethane terk edilme ya da unutulma ile ortadan kaybolmamış. 8 bin yıllarında, bir anda Göbeklitepe’nin ziyaretçileri ya da sakinleri bu yapıları toprakla gömmeye karar vermişler ve 300-500 arası metre küp toprak dökerek yapıları gömmüşler. Gömmekte kullanılan toprak, küçük kireç taşı parçaları, taş alet ve hayvan kemikleri ile doludur. Bölge sakinleri neden ibadethaneyi kasıtlı bir şekilde gömdü? Bu soru da gizemini koruyor. Bu gömme işlemi olmasıydı, muhtemelen taşlar zarar görürdü. Kim bilir belki de atalarımız gelecek nesillere mesaj göndermek istedi. Ama mesaj nedir?
Oluşturulma Tarihi Temmuz 02, 2018 1155DÜNYANIN en eski tapınakÿmerkezi olarak nitelendirilen Şanlıurfa’daki Göbeklitepe, Bahreynde düzenlenen 42’nciÿDünya Mirası Komita Toplantısı’nda UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne kabul edildi. Bu gelişmenin ardından Göbeklitepe'nin nerede olduğu merak ediliyor. İşte Göbeklitepe hakkında detaylarKent merkezine 18 kilometre uzaklıkta bulunan Örencik Mahallesi yakınlarındaki, Neolitik Çağa ait ve dünyanın bilinen en eski tapınak merkezi olarak kabul gören Göbeklitepe Birleşmiş Milletler BM Bilim, Eğitim ve Kültür Teşkilatının UNESCO, ’Dünya Mirası Geçici Listesinden,asil listeye tarihi adına şimdiye kadar bildiğimiz tüm bilgileri tekrar gözden geçirmemize sebep olan Dünya’nın İlk Tapınağı Göbeklitepe’nin internet sitesine hoş geldiniz. Şanlı Urfa’ya 15 km uzaklıkta olan bu arkeolojik site üzerinde yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkan sonuç çok şaşırtıcı, Göbeklitepe günümüzden tam yıl önce inşa olarak Çanak Çömlek Öncesi Neolitik A Dönemine – ait olan Göbeklitepe’de, bir tepe üzerine inşa edilmiş çok sayıda yuvarlak biçimli yapı bulundu. 1995 yılında arkeolog Prof. Klaus Schmidt tarafından Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün desteğiyle başlayan kazılar sonucu elde edilen verilere göre bu yapılar yerleşim amaçlı kullanılmamışlar. Göbeklitepe’de bulunan henüz sadece altı tanesi gün ışığına çıkarılmış, toplam 20 adet olduğu belirlenen bu üzeri açık yapıların dini amaçlı yapılmış olduğu biliniyor, yani bu yapılar dünyanın ilk tapınakları. Taş devrinden kalma bu tapınakların yapılış biçiminde ortak bir özellik göze çarpıyor, T biçiminde sütunlar ile çevrilmiş bu tapınakların merkezinde iki T biçiminde sütun karşılıklı olarak yer boyları 3 ila 6 metre arasında değişen bu T biçimindeki sütunların stilize edilmiş insan tasvirleri olduğunu düşünüyorlar. Bunun sebebi T biçimindeki sütunlarda görülen kol ve el tasvirleri. Ayrıca bu sütunlar üzerine işlenmiş hayvan tasvirleri ve soyut semboller yaban domuzu, tilki, yılan, turna ve yaban ördekleri en sık görülen hayvan tasvirleri. Taşlar üzerine kazılan bu hayvan tasvirlerinin yanında üç boyutlu kabartma şeklinde yapılan başka betimlemeler de bulundu. Bunlardan en önemlisi T biçimindeki sütunun yan tarafından aşağı doğru iner biçimde tasvir edilen aslan günümüze bu denli mükemmel olarak korunmuş şekilde kalması da arkeologları şaşırtan bir diğer konu. Yapılış yılından yaklaşık bin yıl sonra onlarca ton toprak ve çakmaktaşları ile tamamıyla gömüldüğü bilinen Göbeklitepe’nin niye gömüldüğü de cevabı bilinmeyen sorular listesinde yer edilmiş insanları tasvir eden T biçimindeki sütunların ağırlıkları 40 ila 60 ton arasında değişiyor. İlkel el aletlerinden başka bir aletin olmadığı bu dönemde sütunların nasıl taşındığı ve dikildiği arkeologlar tarafından henüz çözülemedi. İnsanlığın avcı toplayıcı döneminde yerleşim ve tarım kavramlarından çok uzak olduğu yıl öncesinde bu yapıların nasıl tasarlandığı sorusu da henüz cevaplanmadı. Belki tüm bu sorular cevap bulduğunda insanlık tarihi yeniden çeken bulgularGöbeklitepe’deki tapınakları tasarlayanlar ve inşa edenlerin kim oldukları hala kesin olarak bilinmiyor. Bazı arkeologlar avcı toplayıcı olan bu topluluğun şamanik bir düzende organize olduklarını tahmin ediyorlar, yani tüm bu düzenin ardında şaman bir din lideri var. Ancak diğer bir görüş şaman liderlerin daha çok Antik Mısır’dan bildiğimiz özel bir rahip sınıfına dönüşmüş olduğu yönünde. Bu görüş bugüne kadar bilinen bilimsel verilerden çok daha önce toplumsallaşmanın gerçekleştiğini, insanların hiyerarşik düzende belirli sınıflara göre organize olduklarını ortaya 3 ila 6 metre arasında değişen T biçimindeki sütunların taşınıp dikilme işlemlerinin de bu organizasyon sonucu gerçekleştiği tahmin ediliyor. Yani her işlem için belirli bir grubun çalıştığı ve idareci rahiplerin tüm topluluğu ve aynı zamanda törenleri yönettiği bir sistem olasılığı başkanının hipotezi ise Göbeklitepe’nin ölü gömme yeri olduğu yönünde. Her ne kadar şimdiye kadar ölülere ait kemikler bulunmasa da zeminin altında ya da henüz kazılmamış duvarların arasında kalıntılar olma ihtimalinden söz ediliyor. Bu görüş Göbeklitepe’de yapılan tüm ayinlerin ölü gömme töreni olduğunu ve bu törenler sebebiyle büyük bir grubun bir araya geldiğini ile ilgili soruların cevapları henüz tam olarak verilemiyor, her geçen yıl yapılacak yeni kazılar ve bu kazılarda bulunacak yeni malzemeler ile insanlık tarihi biraz daha aydınlanacak. Belki de bu yeni bulgular kendimiz hakkındaki düşünme biçimimizi tamamıyla değiştirecek.
9. Sınıf Tarih Ders Kitabı Sayfa 61 Cevapları Meb Yayınları’na ulaşabilmek ve dersinizi kolayca yapabilmek için aşağıdaki yayınımızı mutlaka inceleyiniz. Tarihi Aydınlatan Bir Yer Göbeklitepe “Bereketli Hilal” olarak gösterilen Yukarı Mezopotamya, insanlık tarihinin bilinen en eski yerleşim yeri olup Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bulunan Urfa ve Harran’ı kapsamaktadır. Önemli inanç merkezlerine sahip olan bu bölgede kadim Sümer, Asur ve Bâbil gibi birçok medeniyet kurulmuştur. Bu bölgede yapılan arkeolojik kazılarda, geçmişi 12 bin yıl öncesine dayanan Göbeklitepe’nin keşfi, dinler tarihi açısından önemli veriler sunmuştur. Göbeklitepe Tapınakları genellikle sonsuzluğu, bütünlüğü ve evreni simgeleyen daire formunda inşa edilmiştir. Tapınak alanındaki kaya yüzeylerinde çok sayıda daire sembolü yer almakta olup bu formlar Göbeklitepe’den sonra inşa edilmiş birçok tapınakta da görülmektedir. Bazı bilim insanları, Göbeklitepe’nin bir gözlemevi olarak kullanıldığını ifade etmiştir. Tapınakların, yıldız ve gezegenlerle bağlantılı olduğu, gök cisimlerinin hareketlerini izlemek ve konumlarını belirlemek için kullanıldığı görüşü neredeyse bütün antik tapınaklar için dile getirilmiştir. Bir tapınak olmanın ötesinde Göbeklitepe, karanlıkta kalmış bir inanç sisteminin en önemli kanıtı olarak günümüze ulaşmıştır. Neolitik Dönem’in erken evresine ait olan Göbeklitepe, bu dönemde yaşamış insanın inanç ve düşünce dünyasını ortaya koymaktadır. Göbeklitepe’nin yapısal ve biçimsel özellikleri o dönemde yaşayan insanın, sanıldığının aksine güçlü bir tanrı düşüncesine sahip olduğunu ve ileri düzeyde bir dinî sembolizm kullandığını kanıtlamaktadır. Göbeklitepe’nin tarih boyunca inanç merkezi olan ve peygamberler şehri olarak bilinen Şanlıurfa’da bulunması, ülkemiz için ekonomik ve kültürel fırsat olmuştur. Anadolu’nun ne kadar kadim ve zengin bir kültürel dokuya sahip olduğunu kanıtlayan bu yapı, ortaya çıktığı günden beri birçok yerli ve yabancı araştırmacının ilgisini çekmiştir. İnanç turizminin en gözde mekânlarından biri olan bu tapınağın, ülkemize çok ciddi katkısının olacağı açıktır Kurt-Göler, 2017, düzenlenmiştir. Aşağıdaki soruları metinden yola çıkarak cevaplayınız. 1. Yukarı Mezopotamya’nın Bereketli Hilal olarak gösterilmesinin nedenleri neler olabilir? Cevap Bereketli hilal, buyuk bir bölüm toprakları Orta Doğu olarak adlandırılan bölgede bulunan bölgedir. Kışları yağmurlu, yazları ise kurak geçen bölgede Akdeniz iklimi hüküm hilal ifadesi ilk kez ABD’li bilimci James Breasted tarafından kullanılmıştır. Bölge Güney’de Arabistan çölü, Kuzey’de Doğu Anadolu bölgesi ile sınırlanmıştır. 2. Göbeklitepe’nin daha sonra inşa edilen tapınaklara etkisi nedir? Cevap Bulunduğu döneme kadar insanlık tarihine ilişkin neredeyse tartışmasız kabul edilmiş ve insanların şehirciliğe geçişine dair birçok tespiti değiştirmiştir 3. Göbeklitepe’nin bir gözlemevi olabileceğinin kanıtları neler olabilir? Cevap Araştırmacılar, Göbeklitepe’deki ünlü antik sembolleri tercüme ettiler ve yıl önceki yıkıcı bir kuyruklu yıldız çarpmasının etkisini anlatan bulgulara rastladılar. Bu bile o dönemde gök bilim çalışmaları yapıldığını gösterir. 4. Günümüzde Türkiye’ye katkı sağlayan diğer tarihî yapıtlar hangileridir? Cevap Türkiye’nin listeye giren ilk değerleri İstanbul’un Tarihi Alanları, Sivas Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası ile Göreme Milli Parkı ve Kapadokya’ydı. Sadece Türkiye sınırları içinde kalıcı listeye giren 15 mirasın yanı sıra adayları içeren geçici listede 60 doğal ve kültürel değer yer almaktadır. 9. Sınıf Meb Yayınları Tarih Ders Kitabı Sayfa 61 Cevabı ile ilgili aşağıda bulunan emojileri kullanarak duygularınızı belirtebilir aynı zamanda sosyal medyada paylaşarak bizlere katkıda bulunabilirsiniz. Tarih Kitabı Cevapları ☺️ BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
göbeklitepe nin daha sonra inşa edilen tapınaklara etkisi nedir