İnönüResimli Paraların Gerçek Hikayesi. “Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermenilerin de o dönemde yaşadıkları acıların hatıralarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir.” “20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor 09Kasım 2018 - 21:46 - Güncelleme: 10 Kasım 2018 - 23:23 . Atatürk'ün şereflendirdiği yat: Lilias PadişahHalife Vahidettin, İngiliz vatandaşı olarak 1926 yılında vefat etmiştir. Şeriat, Hilafet, Şeyhülislamlık ise; 03 Mart 1924 tarihinde kaldırılmıştır. Aynı tarihte, medreseler ile kadılık sistemi de lağvedilmiştir. ATATÜRK' ün önderliğinde gerçekleştirilen 1919-1922 yıllarında ünlü Kurtuluş Savaşı Atatürke ihanet eden parti CHP’de Atatürkçülük’ün çöküşü. Dünkü yazıma devam, susacak değiliz duracak değiliz, bu güya Atatürkçü yazarları Kılıçdaroğlu ve Kaftancıoğlu alayını yatırdı tek tek ., sessiz kalacak hiç değiliz. Katil vatan haini PKK ve Fetö’nün emrine girmekten hiç rahatsız değiller Atatürkün Bize Kazandırdığı Hak ve Özgürlüklerle İlgili Sözleri. Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir. Türk Milleti yeni bir iman ve kesin bir milli azim ile yeni bir devlet kurmuştur bu devletin dayandığı esaslar “Tam Bağımsızlık” ve “Kayıtsız cash. Atatürk’ün hayatı aşağıda uzun bir şekilde anlatılmıştır, Atatürk’ün hayatını özet veya kısaca okumak istiyorsanız diğer sayfalarımızı inceleyebilirsiniz. Mustafa Kemal Atatürk Türk tarihine adını altın harflerle yazdırmış, vatandaşı olduğumuz Türkiye Cumhuriyetini kuran fakat daha öncesinde ülkemizi istila eden düşmanları ve ülke sathını örümcek ağları gibi sarmış zararlı organizasyonları eşkıyalar, çeteler, casuslar, bölücüler, mandacılar, gericiler, hainler, menfaatperestler vs.. yüksek bir strateji ve tükenmez bir kararlılıkla temizlemiş, adeta batmak üzere olan bir güneşi yeniden doğurmuştur. Ailesinin Mustafa adını verdiği sarıya çalan saçları ve keskin mavi gözleri olan bebek Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlarda kalan son topraklarında, Selanik’te 1881 yılında doğduğunda hiç kimse Atatürk’ün tabiriyle “kökleri bile çürümüş”, Osmanlı İmparatorluğundan modern Türkiye’yi çıkaracağını beklemezdi, bekleyemezdi. Aslında yaşlanmış ve her santimi kurtlanmış yaşlı çınardan genç bir fidan çıkacağına kimse ihtimal vermiyordu. “Devleti Aliye” yani “Yüce Devlet” denilen Osmanlı İmparatorluğu Devleti Aliye’den ziyade Ali’ye Veli’ye peşkeş çekilmiş, azınlıklarca yağmalanmış, adeta çakal iştahına sahip yabancı devletler tarafından sözde anlaşmalarla paylaşılmış durumdaydı. İşte o yıllarda Bazıları doğumunu 1880 veya öncesi olabileceğini söylese de bir şey değişmez orta halli bir ailenin evladı olarak dünyaya gelen Mustafa’nın sıkıntılı bir çocukluk hayatı fakat yaşı ile kıyaslanamayacak derecede büyük dünya görüşleri ve hedefleri vardı. Mustafa’nın annesi geleneklerine ve dinine bağlı, örtülü bir kadındı. Sülalesine Hacı Sofi derlerdi. Babasının ismi ise Feyzullah Ağa’dır. Atatürk’ün annesi olan Zübeyde Hanım dindar bir insan olduğu için oğlunun da kendisi gibi dinine bağlı olmasını istiyordu. Babası Ali Rıza Bey ise yaşamın acı rüzgarlarını her daim ensesinde hissetmiş, sıkıntılarla yoğrulmuş bir insandı. Oğlunun mümkün olduğunca iyi bir eğitim alıp, iyi bir kariyere sahip olmasını istiyordu. Atatürk’ün babası Ali Rıza Bey’in soyu eski zamanlarda Anadolu’dan Rumeli’ye göç etmiş bir Türk Yörük ailesine dayanmaktadır. Asıl adı Ahmed olan babasına Kızıl Hafız derlerdi. “Kızıl” lakabı sülalesinde yaygın olarak kullanılmıştır. Takribi 1839 yılı civarlarında doğan Ali Rıza Bey’in meşhur 93 Harbi yani 1877-1878 arasında Osmanlılar ile Ruslar arasındaki büyük savaş çıkmadan evvel Asakir-i Milliye Taburu’na katıldığı ve subay olarak görev yaptığı da bilinmektedir. İş hayatına memur olarak başlayan Ali Rıza Bey’in Selanik’te bulunan Evkaf İdaresinde memurluk yaptığı bilinmektedir. Daha sonra da gümrük memurluğu, yani vergi memurluğu yapmıştır. Belki hayat şartlarının zorlaması, belki de maaşların tam ödenmemesi, sebebi tam olarak bilinmese de daha sonra bu görevi de bırakıp bir süre kereste ticareti ile uğraşmıştır. Fakat Rum eşkıyalar nedeni ile kereste tüccarlığını bırakıp tuz ticaretine girişmiştir. Bahtsızlık burada da yakasını bırakmamış, tuz kaynakları kuruduğu için bu işte de ekmek kapısı kapanmıştır. Daha sonra yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak 1890 yılında yani yaklaşık 51 yaşında vefat etmiştir. Atatürk’ün Çocukluk Hayatı Atatürk’ün hayatı anlatılırken kardeşlerine yeterince yer verilmez. Halbuki onun Makbule’den başka kardeşleri de olmuştur. Ama diğer kardeşleri çocuk yaşlarda vefat etmişlerdir. Atatürk’ün anne ve babası 1871 yılında evlenmiş ve ondan önce doğan Ahmet ve Ömer abileri ve Fatma ablası fazla yaşamadan çocuk yaşta ölmüşlerdir. Daha sonra Mustafa yani Mustafa Kemal Atatürk dünyaya gelmiş, bir süre sonra da Makbule adında bir kız kardeşi olmuştur. Ondan sonra doğan kız kardeşi Naciye ise 12 yaşında vefat etmiştir. Mustafa okula başlayacakken anne ve babası arasında fikir ayrılığı olmuştur. Annesi oğlunun geleneksel yöntemlerle ve dini ağırlıklı eğitim veren bir ilkokula yani mahalle hocasını ders verdiği Mahalle Mektebi’ne gitmesini isterken babası, oğlunun kendisi gibi sıkıntılı bir hayatı olmasın ve mevcut potansiyelini iyi değerlendirsin diye nispeten yenilikçi ve pozitif bilimlere de yer verilen Şemsi Efendi Mektebi’ne göndermek istemekteydi. O zamanlar 6-7 yaşlarında olan küçük Mustafa’nın zeka ve yeteneğini babası keşfetmiş olmalı ki Şemsi Efendi Mektebine göndermekte ısrar etmiştir. Bununla birlikte eşinin kalbini kırmamak için Mustafa’yı Mahalle Mektebine göndermeye razı olmuştur. Atatürk anılarını anlatırken babasının bu konuda bir taktik izlediğini söyler. Mustafa önce Kuran ve ilahiler ile dini okula başlar, sonra bir bahane uydurur ve başka bir okula gitmek istediğini söyler. Küçük Mustafa’nın ilk gittiği okulda yaşadığı bir olay nedeniyle mi ayrılmak istediği, yoksa babasının planına iştirak edip önce kayıt olup annesinin gönlünü yaptıktan sonra gerçek tercihini söyleyip kendini Şemsi Efendi Mektebine mi naklettirdiği konusu tam olarak bilinmemektedir. Neticede küçük Mustafa Babasının istediği gibi yenilikçi bir eğitim veren ilkokula başlamıştır ama çok geçmeden babası vefat edince eğitim hayatı ciddi bir kesintiye uğramıştır. Annesinin maddi durumu şehirde yaşamaya olanak sağlamadığı için Öyle gözüküyor ki babasından da ciddi bir miras kalmamıştır köydeki dayısının yanında ikamete mecbur kalmıştır. Burada Mustafa’ya gücü yettiğince görevler verilmiştir. Hayatın sorumluluğunu daha küçük yaşlarda üzerinde hisseden Mustafa kah fasulye tarlalarında bekçilik yapmış, kah büyüklerinin yaptığı işlere yardım etmiştir. Atatürk’ün Eğitim Hayatı Annesi zeki ve yetenekli olan oğlunun tarla köşelerinde karga kovalamasına üzülüyordu. En azından yarım kalan eğitimini tamamlaması için onu cami imamının önüne gönderdi. Küçük Mustafa’nın dua veya dini bilgilerden ziyade okuma yazma ve matematik öğrenmeyi arzuladığını görünce bu sefer de kilise papazının önüne gönderdi. Fakat papazın bilgileri de sınırlı idi. Annesi özel öğretmen tutmak istedi ise de buna ne maddi gücü yeterdi ne de köyde ders vermeye ehil birileri vardı. Köydeki eğitim denemeleri sonuçsuz kalınca Zübeyde hanım evlat hasretini sinesine çekerek Mustafa’yı Selanik’te oturan halasının yanına gönderdi. Selanik’te mülkiyeye rüştiyesine yani sivil ortaokula başlayan Mustafa’nın aklı aslında askeri bir okula gitmekti. Fıtratı ve arzusu onu bu yöne çekiyordu. Okulda yaşadığı bir olay radikal bir karar almasını sağladı. Rivayete göre Mustafa okulda bir kavgaya karışmış, sorumlu öğretmen de kavga nedenini veya suçlusunu araştırmak yerine olaya karışanlara feci şekilde ceza vermişti. Mustafa’nın aynı okulda devam etmesi zordu, hem başına geleni içine sindiremediğinden hem de öteden beri subay olmak istediğinden uzaklara gitmesini istemeyen annesine haber vermeden askeri rüştiye sınavına girdi ve kazandı. Bu tarih 1893’tür. Yani Atatürk bu kadar sıkıntıyı babasının öldüğü 1890 ile 1893 arasında çekmiştir. Onun küçük yaşlarda yaşadığı bu tür zorluklar daha sonra sarsılmaz azminin temel taşlarını oluşturmuştur. Selanik Askeri Rüştiyesine başlayan Atatürk yeteneklerine uygun olan ve zekasını gösterebileceği bir yerdeydi. Kısa sürede diğer öğrenciler arasında sivrildi. Okulda öğretmenlerin olmadığı zamanlarda iyi bilen öğrenciler diğerlerini çalıştırıyorlardı. Mustafa da arkadaşlarını ders çalıştırmaya başlamıştı. Ona “Muallim Mustafa” denmeye başlanınca gerçek Muallim Mustafa, yani okulun matematik öğretmeni pratik bir çözüm buldu ve Mustafa’ya “Kemal” adını verdi. Mustafa matematik öğretmenini çok seviyordu ve bilgi seviyesi öğretmenine denk olduğu, bu yüzden karıştırıldığı için verilen bu ismi onur nişanı gibi taşıdı. Artık onun adı Mustafa Kemal’di. Daha sonra 1896 yılında şimdi Bulgaristan sınırları içerisinde bulunan Manastır Askeri İdadi’sine Askeri Lise devam etti ve burayı da 1899 yılında başarı ile tamamladı. Artık subay olması için önünde tek engel vardı. İstanbul’a yani başkente giderek Harp Okulu’nu bitirmek.. Mustafa Kemal buradan da teğmen rütbesi ile mezun oldu ama gayesi daha da yükselmekti. Bu nedenle 1902’de Askeri Akademi’ye devam ederek 1905 yılında “Yüzbaşı” rütbesi ile mezun oldu. Atatürk’ün Askerlik Hayatı Atatürk ilk askerlik deneyimlerini o zamanlar Osmanlı toprakları içinde bulunan bugünün Suriye başkenti Şam’da konuşlu 5. Orduda yapmıştır. Kolağası rütbesini alınca yani 1907’ de kıdemli yüzbaşı olunca doğduğu topraklara yakın bir yere, Manastır’daki 3. Ordu’ya atandı. O yıllarda Osmanlı İmparatorluğunda İttihat ve Terakki Fırkası giderek önem kazanmış ve ülke yönetiminde giderek söz sahibi olmaya başlamıştı. Osmanlı İmparatorluğunda askerler de siyasi partilere üye olabiliyor ve bu tür faaliyetler yürütebiliyorlardı. Bu nedenle genç subayların bir çoğu İttihat ve Terakki üyesi idi. O yıllarda Mustafa Kemal de İttihat ve Terakki ideolojisine sempati duydu ve çalışmalarda aktif rol aldı. İttihat ve Terakki Partisi Sultan 2. Abdulhamid’i tahttan indirmek ve cumhuriyete daha yakın bir rejim olan meşrutiyeti yeniden ilan etmek istiyordu. Bu sebeple başkent İstanbul’da yaşanan karışıklığa 19 Nisan 1909 olayları müdahale için Balkanlardan gelen “Hareket Ordusu” İstanbul’a girdiğinde Kurmay Başkanı Mustafa Kemal’di. Neticede 2. Abdülhamid tahttan indirilerek bir kez daha meşrutiyet rejimine dönülmüştür. Böyle önemli bir darbe hareketinin başında rütbesi çok yüksek olmamasına rağmen Mustafa Kemal’in kurmaylık yapması onun ileride daha büyük başarılara imza atacağının göstergesi olmuştur. Bu yıllarda İttihat ve Terakki Partisine bağlı olan Mustafa Kemal sonraki yıllarda özellikle de 1. Dünya Savaşında partinin üst düzey yöneticilerinin akla mantığa sığmaz kararları ve bencilce davranışları yüzünden kendini geri çekmiş ve kendine parti ile padişah arasında stratejik bir yer belirlemiştir. İleride çok büyük bir komutan olacağını ispat eden Mustafa Kemal askeri eğitim için Fransa’ya gitti ve Picardie Manevraları’nda görev aldı. Batı tipi harp tarzını öğrenmesi açısından bu eğitim önemliydi. Daha sonra 1911 yılında yurda geri dönerek Genel Kurmay merkez birimlerinde çalıştı. O yıllar Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünün hızlandığı, hızla toprak kaybettiği yıllardı. Birbirini izleyen Balkan savaşları ve Trablusgarp harbi ekonomik yönden çökmüş devletin elinden topraklarını çıkarmasına yol açıyordu. Trablusgarp harbine katılan ve yerel halkı İşgalci İtalyanlara karşı örgütleyip 22 Aralık 1911’de Tobruk savaşını kazanan Mustafa Kemal 1912’de Derne Komutanlığı’na atandı. İtalyanların imdadına 2. Balkan Savaşının çıkması yetişti. Osmanlı İmparatorluğu Libya’daki askeri varlığını çekince Libya İtalyanlara hediye edilmiş oldu. Çanakkale Savaşlarının parlayan yıldızı ve kahramanı Atatürk daha önce 2. Balkan Savaşında da burada zafer kazanmıştı. Düşmanın Çanakkale Boğazını ele geçirmesine imkan tanımamış Gelibolu ve Bolayırdaki birliklere komuta ederek düşmanın Doğu Trakya’dan sökülüp atılmasını sağladı. 2. Balkan Savaşlarında Edirne’nin geri alınmasını sağlayan Atatürk daha sonra mevkice yüksek ancak daha pasif bir görev olan Ateşemiliterliğine getirildi ve bu görevi devam ederken Yarbay oldu. Bu görevi 1915’te sona erince devam eden 1. Dünya Savaşında 19. Tümeni kurma görevini üstlendi. Mustafa Kemal Atatürk 1. Dünya Savaşındaki en büyük başarılarını Çanakkale Savaşında izlediği akıllı stratejilerle Mart’ta düşmana karşı deniz zaferi kazanılınca deniz yolunun kendilerine kapalı olduğunu gören İtilaf güçleri bu sefer karadan şiddetli bir taarruza girişmişler ve Mustafa Kemal ve ordusu tarafından Conkbayırı Mevkiinde geri püskürtülmüşlerdir. Bu başarı Mustafa Kemal’e Albay ünvanını kazandırmıştır. Şansını yeniden deneyen İngilizler tüm gücüyle aynı bölgeden saldırmış, şiddetli topçu ateşi ile de taarruzunu desteklemiştir. Böyle bir durumda İngilizlerin karşısında durmak topçu ateşinde şehit olmayı gerektirdiği için Mustafa Kemal askerlerine daha önce verilmemiş bir emri verdi “Ben size, savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!” Bu emir üzerine %100 şehit olacağını bile bile şanlı askerlerimiz İngilizlerin karşısında mevziye geçmişler ve tamamen şehit olmuşlardır. Fakat bu hamle işe yaramış, düşman kuvvetleri ilerleyemediği için geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu sefer tarihe geçecek cümleyi İtilaf Devletleri sarf etmişlerdir “Çanakkale Geçilmez !” Çanakkale’de düşmanın geri püskürtülmesinden sonra Atatürk önce Edirne’de sonra da Diyarbakır’da görevler üstlenerek 1916 yılında tümgeneral oldu. Daha sonra doğudan Saldıran Rus güçlerini püskürtmek üzere Doğu Anadolu’da görev aldı. Bu sayede Muş ve Bitlis Ruslardan geri alındı. Bir süre Güney cephesinde görev yaptıktan sonra buradaki Osmanlı askeri varlığının tükenme noktasına geldiği 1917 yılında İstanbul’a çağırıldı. Burada Harbiye Savaş Bakanlığında çalışmaya başladı. Bir süre sonra o zamanlar veliaht konumundaki Vahidettin Efendi’nin yaverliğini yaptı, onunla birlikte Avrupa’da temaslarda bulundu. Bu zaman diliminde azılı bir hastalık geçirdi ve Viyana’da tedavi olarak hastalığı atlattı. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından bir gün sonra tekrar cepheye dönme durumu oluştu, Yıldırım Orduları komutanlığına atandı. Ama bu ordu iki hafta sonra terhis edilince Harbiye Bakanlığı’nda göreve başladı. Atatürk’ün 9. Ordu Müfettişi Olarak Görevlendirilmesi O yıllar Osmanlı İmparatorluğunun 1. Dünya Savaşını kaybettiği ve devletin yıkılma noktasına geldiği yıllardı. Savaş mağlubiyetle neticelenince o ana dek ülkeyi fiilen yöneten İttihat ve Terakki Fırkası kendini feshetmiş, üyeleri de sağa sola kaçmışlardı. 13 Kasım 1918 tarihinde düşman kuvvetleri savaşla geçemedikleri Çanakkale Boğazını savaşmaksızın geçerek İstanbul’u işgal edivermişlerdi. Padişah adeta düşman kuvvetlerinin elinde rehin tutuluyordu. Tahta 3 Temmuz 1918 yılında geçen padişah Vahidettin ve eniştesi olan sadrazam Damat Ferit Paşa gerek ülke yönetiminde yeterli tecrübeye sahip olmamaları, gerekse de ülkenin içinde bulunduğu geri dönülemez çöküş süreci nedeniyle öncelikli olarak kendi can ve makamlarını korumaya çalışıyorlar, işgal kuvvetlerini kızdırmamaya çalışıyorlardı. Atatürk ise “Bu vatan nasıl kurtulur, halk yeniden nasıl hürriyetine kavuşur ?” planları yapıyordu. Ülkenin düzlüğe çıkması için dostu düşmanı karşısına alıp canı pahasına milli mücadelenin başlatılması gerektiğini düşünüyordu. Mustafa Kemal’e bu sırada bir fırsat doğdu. Mondros Ateşkes Antlaşması gereğince Osmanlı ordusunun terhis edilmesi gerekiyordu. Fakat Ankara’da konuşlu 20. Ordunun komutanı Ali Fuat Paşa Cebesoy ve Erzurum’daki 15. Ordunun komutanı Kazım Karabekir Paşa ordularını dağıtmamışlardı. Ayrıca yurtta işgale karşı halk direnişi vardı. Müttefik İşgal Kuvvetleri Yüksek Komutanı Edmund Allenby bu duruma yumuşak fakat etkili bir çözüm buldu. Padişahın yakın bir adamı bu paşaları ikna ederse, ordular dağılacak, halk da ordulara güvenip ayaklanamayacaktı. Bu iş için seçilen kişi Yaver-i Fahri Hazret-i Şehriyari yani Padişahın onursal yaveri ünvanına sahip Mustafa Kemal’di. Bu paşalar sıradan bir devlet görevlisi tarafından ikna edilemezdi. Mustafa Kemal’in görevi paşalara gidip “Boş yere düşman kuvvetlerine direnmeyin , bakın Güney Cephesinde İngilizlere nasıl yenildik, bizi yine yenerler!” demesiydi. Yani iknacı ve yatıştırıcı olarak görevlendirilmişti. Ona bu iş için verilen resmi görev 9. Ordu müfettişliği idi. Atatürk verilen görevin zorluğu ve paşaların ısrarını gerekçe göstererek bir müfettişe verilmeyecek kadar fazla yetki istedi. Hazırlattığı yetki belgesi ona Genel Kurmay Başkanında bile bulunmayacak derecede üst düzey yetkiler içeriyordu. Bir yolunu bulup bu yetki belgesini imzalattı. Onu görevlendirenlerin amacı başka, onun amacı ise bambaşka idi. Atatürk Nutuk adlı eserinde imzalattığı bu yetki belgesinin esas amacı için bir paravan olduğunu ve bu belgeyi imzalayanların imza aşamasında kendisine olağanüstü yetkiler verdiklerine tam olarak vakıf olamadıklarını belirtir. 9. Ordu müfettişi olarak Bandırma Vapuru ile Karadeniz’e açılan Atatürk 1919 yılı 19 Mayısında Samsun’a ulaştı. Bölgenin ileri gelenleri ile görüşmeler yaparak bir dizi toplantı organize etti. Aynı zamanla ilgili yerlerle telgraf ve kuryeler ile gizli temaslarda da bulundu. Atatürk bu görüşmeleri yaparken adeta çoklu santranç oyunu oynamıştır. İtilaf Devletlerini onlara yönelik bir hareket başlatmadığı yönünde ikna etmesi gerekiyordu. İstanbul hükümetine ise anarşiyi sonlandırmak için çalıştığını söylüyordu. Dini otoritelerin desteğini kazanmak için onlara düşmanların yurttan atılarak gayrimüslim unsurların temizleneceğini söylüyordu. Ermeni ve Rum unsurlara karşı Türk ve Müslüman yerel idareci ve güç odaklarının desteğini topluyordu. 22 Haziran 1919 ’da yayınlanan Amasya Genelgesi İstanbul hükümetinden bağımsız bir halk hareketinin başladığı duyuruluyordu. “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracaktır” Atatürk’ün başlattığı bağımsızlık hareketinin iktidar karşıtı organizasyona dönüşeceğinden endişelen padişah Vahidettin onu geri çağırdı. Görevinin bittiği yönünde telgraflar göndertti. Fakat Atatürk çıktığı yolda yürümeye kararlıydı. Bu yüzden 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni tertip ederek bağımsızlık yönünde nasıl bir yolda ilerleneceği yönünde kararlar alındı. Padişah Vahidettin ve İstanbul hükümetinin işgalcilere karşı pasif bir tutum izlemesi nedeniyle Atatürk önderliğinde başlatılan bu bağımsızlık mücadelesine halk ve bürokrat desteği büyük oldu. Atatürk kongrelerde alınan kararlarda İtilaf Devletlerinin aleyhine bir söz bulunmamasına dikkat etti. Böylece İtilaf Devletlerinin bu harekete düşmanca bir tavır alması da önlenmiş oldu. Ne zannediyorlardı ? Atatürk izlediği usta manevralarla bağımsızlık hareketine destek vermekte çekingen davranacakları belli olan kesimlerin desteğini almak, hareketin önünü kesmek isteyenleri de yanılmak için algı operasyonu yaptı Vahidettin ve İstanbul Hükümeti Onu geniş yetkilerle donatırken sadece anarşi unsurlarını yok edeceği, paşaları terhise ikna edeceği ve düşmana karşı ayaklanan halkı yatıştıracağını düşünmekte idiler. İtilaf Devletleri Mustafa Kemal vasıtasıyla orduyu terhis ettirip işgalleri kolaylaştıracaklardı. Yerel Türk Çeteler Rum ve Ermeni unsurları temizleyip kendilerinin bölgelerinde daha fazla söz sahibi olacaklarını düşünüyorlardı. Rum ve Ermeni Çeteler Onlar Atatürk’e asla sempati ile bakmadılar ama bağımsızlık hareketi iktidar karşıtı bir harekete dönüşürse Müslüman güçler birbiri ile savaşır ve zayıflar diye düşünüyorlardı. Din Adamları İtilaf Devletleri ve gayrimüslim unsurların temizlenip, daha sonra Atatürk’ün yeniden padişahım emrine gireceğini düşünüyordu. Destek olan eski bürokrat ve askerler Yurdu selamete çıkarıp, daha sonra saltanata destek olacağını düşünüyor idiler. Halk Halk da din adamları ve eski bürokratlar gibi Atatürk’ün zararlı unsurları temizleyip daha sonra Meşrutiyet İdaresine tabi olacağını düşünüyorlardı. Ne oldu ? Vahidettin ve İstanbul Hükümeti Önce 23 Nisan 1920’de TBMM’nin ilan edilmesi, daha sonra da 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması ile Atatürk’ün niyetinin sadece anarşi unsurlarını temizlemek olmadığını anladılar. Vahidettin hatıralarında Türk halkının ve devlet idarecilerin saltanatın kaldırılacağına izin vermeyeceğini düşündüğünü fakat bunda yanıldığını belirtir. İtilaf Devletleri Atatürk’ün kendi amaçlarına hizmet etmeyeceğini anlayınca onun başlattığı bağımsızlık hareketini durdurmak istediler. Fakat Atatürk onlarla bir sorunu olmadığı konusunda teminat verince muhalif bir hareketin bölünmeye hatta Osmanlı’nın tamamen yıkılmasına vesile olabileceği düşüncesiyle “bekle gör” politikası uyguladılar. Atatürk’ün başlattığı hareketin saltanatı kaldıracağı yönündeki tahminleri doğru çıktı fakat yurdun zararlı unsurlardan temizlenmesi, parçalamak istedikleri vatanın bağımsız ve tek parça Cumhuriyet haline gelmesi istedikleri bir şey değildi. Yerel Türk Çeteleri Milli mücadeleye destek olsalar da olmasalar da Ankara hükümetine tabi olmayanlar dağıtıldı ve yok edildi, bölgelerinde söz sahibi olamadılar. Rum ve Ermeni Çeteler Atatürk’ün bu denli başarılı olacağını ummuyorlardı, hüsrana uğradılar. Din Adamları Milli mücadelenin başarıya ulaşması nedeniyle verdikleri desteklerin boşa gitmediğini görünce Atatürk’e minnettar kaldılar. Fakat Cumhuriyet döneminde hükümet icraatlarına muhalif olanlar İstiklal Mahkemelerinde yargılandı. Eski Bürokrat ve Askerler 1 Kasım 1922’ye kadar Atatürk’ün yüksek potansiyeli hakkındaki tahminleri doğru çıktı. Saltanatın kaldırılmasına itiraz edenler de oldu, destekleyenler de oldu. Halk Milli Mücadelenin başarıya ulaşması ve bağımsız bir devlet kurulması herkesi mutlu etti. Halkın içinde saltanatın devam etmesi gerektiğini düşünenler vardı, onlar hayal kırıklığına uğradılar. Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Kurtuluş Savaşı İzmir’in Yunanlılar tarafından işgaline tepki olarak atılan kurşunla 15 Mayıs 1919 tarihinde yani Atatürk’ün Milli Mücadeleyi başlatmak için Samsun’a gidişinden 4 gün önce başlamıştı. Başsız ve organize olmayan direnişin, ne istediğini bilen düşman kuvvetlerine karşı başarılı olamayacağı muhakkaktı. Atatürk önce halk arasında birliği sağladı sonra da halk direnişini örgütlü hale getirdi. Erzurum ve Sivas Kongrelerinin ardından Ankara’ya tarih 27 Aralık 1919 gelen Atatürk’ü coşkulu ve sevinçli bir kalabalık karşıladı. 12 Ocak 1920’de Misakı Milli’yi Milli And İçme ilan eden İstanbul Meclisi İtilaf Devletlerince kapattırıldı. Çünkü Misakı Milli Türklerin yaşadığı bazı petrol bölgelerinin Türk yurdu olduğunu açıklıyordu. Birkaç ay sonra 23 Nisan 1920’de artık iş göremez hale gelen İstanbul Meclisinin yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu. Atatürk ise geniş yetkiler ile meclis başkanı oldu. Bu gelişme dostları sevindirse de düşmanları daha da saldırgan hale getirmişti. İngilizler Yunan ve Kürt kozunu oynadılar. Padişah ve ekibi Atatürk’ün önderlik ettiği harekete karşı net bir tavır koydular, çeşitli yerlerde ayaklanmalar çıkardılar. Kurtuluş Savaşında en büyük mücadele İngilizlerin desteği ile Anadolu’ya çıkarma yapan Yunanlılar ile olmuştur. Uzun süren savaş nedeniyle ordumuz ve lojistik desteğimiz sıfırlanmıştı. Kalan zayıf birlikler de Mondros Ateşkes Antlaşması gereğince terhis edilmiş, sivilleştirilmişti. Yunan ordusu ise savaşa yeni başlıyordu, lojistik gücü de sağlamdı. Atatürk Batı Anadolu’ya yayılan Yunan işgallerine karşı Türk tarihinde pek rastlanılmayan “ricat” yani geri çekilme taktiğini uyguladı. Bu taktik yaklaşık yüzyıl önce 1812 Rusların Napolyon’u mağlup ettiği savaş taktiğine benziyordu. Ruslar benzer taktikle kendilerinden güçlü olan Hitler’i de mağlup etmişlerdi. Türkler ise asla bu taktiğe başvurmazlardı. Düşmanı önde karşılarlar ve vatan toprağının çiğnenmemesi için hat müdafası yaparlardı. Atatürk taktik gereği düşmanın ilerlemesine ve Anadolu içlerine dağılmasına izin veriyor, daha sonra düşmanın bilmediği bir yere hat savunması kurdurup pusuya düşürüyordu. Düşman karşı saldırıya geçince de zayiat vermemek için geri çekiliyordu. Zafer kazandığını düşünen düşman ilerliyor daha sonra bilmediği bir coğrafyada yine pusuya düşüyordu. Bu savaşlarının bir çoğuna İsmet İnönü komutanlık etmiştir. Yunan Devleti Anadolu’daki işgal planında ciddi derecede hatalar yapmıştır. Yunanlılara İngilizlerin taşeronluğunu yapması için verilen ödül İzmir çevresi ve Doğu Trakya’dır. Ordularını Anadolu içlerine dağıtmayıp bu bölgelerde kalsalar idi sınırlı güçlerini, sayısız savaş deneyimi yaşamış Mustafa Kemal ve komutanlarına meze etmezlerdi. Netice itibariyle tükenmiş ve küllerinden yeniden doğmuş Türk Ordusu 23 Ağustos’ta karşı atağa geçip bir aydan kısa bir sürede Yunanlıları yurttan kovmuştur. Batıda kazanılan zaferler Doğu ve Güney cephelerinde zafer kazanılmasından sonra olmuştur. 1917’deki devrim nedeniyle iç işleri ile uğraşan Ruslar ve onların destekledikleri Ermeniler Doğu Anadolu’daki hayallerinden vazgeçmek zorunda kalmışladır. Irak ve Arabistan’daki petrol yataklarına kavuşan İngilizler gerek savaşın onları da yıpratması gerekse de Anadolu’yu işgal etme düşüncesinin astarı yüzünden pahalıya geleceği düşüncesi ile Sevr’deki sınırların Kuzeyine çıkma gereği görmemişlerdir. Fransızlar savaş sonu ganimetinden aslan payı alan İngilizlere kızıp desteklerini çekmiş, Antep ve Urfa’da ciddi bir halk direnişi ile karşılaşınca Suriye’ye çekilmiştir. İtalyanlar ise Türk toprağını elinde bulundurmak için kan dökmek gerektiğini anlayınca işgal ettikleri bölgeleri sıkıntı çıkarmadan terk etmişlerdir. Kurtuluş savaşı sonunda Atatürk’ün çözmesi gereken iki önemli sorun vardı. Birincisi halen İngiliz işgali altında olan ve Musul ve Kerkük içerisinde kalan petrol sahalarının geri alınması, ikincisi ise dünyanın incisi İstanbul’un geri alınması idi. İngilizlere karşı halk direnişleri cılız kalmış, Kürt aşiretlerinin isyanları bu Musul-Kerkük Bölgesinden vazgeçmemize neden olmuştur. Boğazlar konusunda ise düşman devletler birbiriyle anlaşamadıkları için bizim lehimize çözüm bulunmuştur. Saltanatın Kaldırılması ve Cumhuriyetin İlanı 9 Eylül’de yurttaki son Yunan askeri de denize dökülmüştür. Vatan düşmandan temizlenince Atatürk başlangıçtan beri planladığı şeyi hayata geçirmenin vakti geldiğini anladı. Silah arkadaşlarına saltanatın kaldırılması gerektiğini, kendini bile savunmakta güçlük çeken Türk Milletinin “Halife” sıfatıyla tüm İslam aleminin koruyuculuğunu üstlenmesinin gülünç olduğunu belirtti. Başta Rauf Bey ve Kazım Karabekir olmak üzere en yakın silah arkadaşları bile buna karşı çıktılar. O ana dek benimsedikleri öğretiler saltanat makamının kutsallığını işaret ediyordu çünkü. Fakat hayatı imkansızlıklarla mücadeleyle geçen Atatürk Nutuk’ta yer alan ifadesiyle “Ya kelleler gidecek, ya da gitmeyecek fakat bu iş olacak!” diyerek arkadaşlarını ikna etmiş ve 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmıştır. Mondros Ateşkes Antlaşması ve imzalanmasına rağmen yürürlüğe girmeyen Sevr Antlaşmasından sonra artık kalıcı bir barışa ihtiyaç vardı. Uzun süren görüşmeler ve çetin pazarlıklar sonucunda Saltanatın kaldırılmasının bu pazarlıklarda bizim lehimize olduğu söylenebilir 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde barış antlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma ile bir takım isteklerden feda edip Türk Devletinin bağımsızlığı sağlanmıştır. Bu gelişmeyi 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı izlemiştir. Cumhuriyet Döneminde Atatürk’ün Hayatı Cumhuriyetin ilanından sonra oybirliği ile Cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk hayatı boyunca edindiği tecrübelerden yola çıkarak bir takım inkılaplar yapmıştır. Bu inkılaplar genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çehresini değiştirmiştir. Hayatını ulusunun modernleşmesine adayan Atatürk eğitim alanından, hukuk alanına, sanayinin geliştirilmesinden harflerin değiştirilmesine kadar bir çok köklü değişiklik yaptı. Onlardan birisi de Soyadı Kanunu’dur. Bu kanun çıktıktan sonra ona “Atatürk” soyadı verilmiştir. Devlet hayatı yurt içi ve yurt dışı gezilerle geçen Atatürk asker kökenli olmasına rağmen “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sloganıyla barışçıl bir devlet yönetimi gösterdi. Fakat ülkede meydana gelen radikal değişiklikleri onaylamayanlar da vardı, onlara da müsamaha göstermedi. Siyaset ve Askerlik alanında üst düzey başarılara imza atan Atatürk evlilik hayatında mesut olamadı. Evlendiği Latife hanımdan kısa bir süre sonra boşandı. Evlat hasretini manevi evlatları ile giderdi. Atatürk 10 Kasım 1938 yılında 57 yaşındayken vefat etti. Savarona davası sonuçlandı Altı kişi beraat etti, dört kişi de ceza aldı ama cezaları ertelendi. Kimse "içeri" girmedi yani. Demek ki ortada koparılması gereken büyük bir yaygara yokmuş. Demek ki bu tekne artık "Atatürk'ün kutsal yatı" olmaktan çıkmış, paralı turistlere kiralanan, ve o turistin de içinde isterse içki içeceği isterse zamparalık yapacağı bir "tenezzüh teknesine" dönüşmüş alt tarafı... Demek ki bir kere "kiralarsan", kiracının içinde ne yapacağına da karışılamazmış. Hani, her gün gelip evini denetleyen ve "duvarıma çivi çaktılar" diye olay çıkaran ev sahibi yaşlı teyzeler gibi. Müze falan da yapılamıyor. İçine ne koyacaksınız, Atatürk'ün büstünü mü, denizcilikle ilgili özdeyişlerinin yeraldığı birtakım panolar mı? Atatürk "karacıydı", denizle ne ilgisi olmuştu? Oysa bu teknenin tahtalarına yüz sürmek isteyenler çok kızmışlardı... Atatürk'ün yatı "profane" ediliyor, onun kutsal ayağının değmiş olduğu güverteyi birtakım yabancı uyruklu kadınların çıplak ayakları çiğniyor, hele hele yatağında... Hafazanallah! Düşünmesi bile korkunçtu. O geminin cumhuriyetin başında bir kere satın alındığını ve ondan sonra da Atatürk'ün o gemiden karaya bir türlü inmek bilmediğini sanıyorlardı... Geminin, Atatürk'ün hayatının sona ermesine hepi topu beş ay kala İstanbul'a geldiğini ve Atatürk'ün gemide toplasan toplasan yalnızca iki hafta kadar geçirdiğini öğrenince şaşırdılar. Bütün herşey 1938 yılının haziran ayında olup bitmişti. Onlara böyle öğretilmemişti ki! O tekne kutsal bir tekneydi, zaten cumhuriyet de hayat demek, yükselmeye kanat demekti, Kamutay doğmuş ve saltanatı boğmuştu, izci de şendi. Akılları başlara toplama vakti gelmiştir de geçmektedir. Atatürk'ün elinin değdiği, ayağının bastığı yer kutsallık kazanmaz. O güverte tahtalarına Atatürk'ten bir hikmet "sinmiş" değildir. Aynı mantık, sizi "Dolmabahçe Sarayı'nda Atatürk'ün kaldığı yerlerde emperyalist ülke vatandaşı bitli turistler geziniyorlar, bu ne rezalet" diye saçmalamaya da götürür. O zaman da başka birisi çıkıp "Kanuni'nin, Pargalı İbrahim'in, Hürrem yengemizin kaldığı yerlere kefere girip çıkıyor, bu ne saygısızlık" diyebilecektir. Hadi gezmesine geziyorlar da, ya bir turist çocuk yanındaki turist kızı Atatürk'ün öldüğü odada şap diye öperse? Atatürk fetişistleri çok üzülürler. Oysa Atatürkçüler aptal olmamak zorundadırlar, çünkü hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Galatasaray Müzesi'nde Atatürk'ün okulu ziyaretinde kahve içtiği fincanın kurumuş telvesini saklamakla, Katolik kilisesinin Hıristiyan azizlerinin kemiklerini saklaması arasında bir fark yoktur. O fincan elbette ilginçtir, bir hatıradır, kabul. Genç Osman'ın kanlı gömleği, Abdülaziz'in 47 numara terlikleri gibi... Onlar kadar önemli olmanın yanından geçemese bile... Ama "reliklere" tapınmayınız. Atatürkçülük ahmaklık değildir. Haaa, bir de... İlle ibadet etmek istiyorsanız, huylu huyundan vazgeçmeyecekse... Tavaf edeceğiniz kutsal yerin tarihçesini iyice araştırınız, sonra madara olmayasınız... Örneğin Berlin'e gidip Hotel Adlon'da kalırsınız, çünkü Atatürk de orada kalmıştır... Çok heyecanlanırsınız. Sonra otelin 1945 yılında yandığını, yerinin kırk beş yıl süreyle "boş arazi" olarak kaldığını, bugün aynı yerde yükselen binanın "çakma" olduğunu öğrenirsiniz, renginiz değişir. İşin kötüsü, ameliniz de boşa gider. Üç yüz elli avro oda ücretini hiç saymıyorum. Yasal Uyarı Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz. Ayrıntılar için lütfen tıklayın. atatürk'ün izinden gitseydi bu millet o zaman avrupa'ya ihtiyacımız olmazdı, her yıl cari fazlası verirdik. inanmayan am kafalılar atatürk'ün yaşadığı dönemde verdiği cari fazlasına başlık başa kalmış küresel güçler, dünyada kontrollü ulusal devletler kurmak istediler. ulusal türk devleti er ya da geç kurulacaktı. ama bu türk devleti, avrupa birliği'ne üye olabilir miydi müslüman çoğunluğuyla o biraz zor. çünkü bakarsanız bugün müslüman çoğunluğa sahip iki avrupa devleti olan bosna-hersek ve kosova avrupa birliği'nin üyesi değiller. eğer yunanistan ülkesinin bir parçasında müslüman azınlık olsaydık evet belki o zaman avrupa birliği vatandaşı olabilirdik. sömürge toplumları vatandaşı sayıyor muydu avrupa?evet ise cevap, en önde gideni hatta bayrak sallayanı olurduk. hintliler avrupa vatandaşı oldu mu?vasıflı olanları avrupa ve amerika'ya gittiler; geri kalanı bir trene bin kişi binmeye devam de aynısı olurdu, vasıflı eleman yine kendini kurtarır diğerleri bok yemeye devam şu an da aşağı yukarı öyle, çünkü yine bir şekilde kendini sömürgeleştirdi bu ülke. görüyorum ve arttırıyorum, atatürk olmasaydı, hiçbir ülkenin vatandaşı olmamıza gerek kalmazdı. göt kadar toprak parçasında da dedelerimiz üremezdi herhalde. diğer ihtimali yazmıyorum bile ... evet suriye, ırak, lübnan falan hep avrupa. hindistan, güney amerika ya da afrika ülkeleri kadar avrupa vatandaşı olurdun güzel kardeşim,daha doğrusu önce dedenler ananenler falan sömürülürdü, hasbelkader hayata geldin diyelim sömürü hikayeleriyle büyürdün sonra da sana bir vatandaşlık verirlerdi, ama her adımda ikinci sınıf vatandaş olduğunu yüzüne hatırlata hatırlata! geç kalmış sayılmazsın, kimliğini, pasaportunu yırt buyur git nerenin istersen oranın vatandaşı ol, lütfen atatürk o zaman büyük bir insandır cezayir asıllılar fransız vatandaşı olana kadar neler çektiklerini bir okumak lazım avupada olup avrupalı olamayan o kadar millet varken biz zor avrupa vatandaşı olurdukalman-ingiliz-fransız > gerçek avrupalıkuzey ülkeleri-hollanda-belçika > ayrıcalıklı avrupalı , diğer birçok devlete göre vatandaşları rahat ve konfor içinde yaşar italya-ispanya-portekiz-yunanistan> normal avrupalı bunlar ara ara sıkıntı çeker ekonomik kriz vs. ama konforları yerindedir bu 3 grup avrupanın konforunu rahatını yaşayan ülkeler eklenecekler var ama aklıma gelenler bunlar birde sadece coğrafi olarak avrupada olan ülkeler varbazı balkan devletleri - doğu avrupa ülkeleri vs. işte biz en iyi ihtimal bunların yerinde olabilirdik , şimdi belarus avrupa devleti ama çok mu normal , ukrayna rusya pençesi altında yaşıyor adamların yarına çıkacaklarının garantisi yok rusya kırımı işgal etti millet 3 5 kınadı sonra unutuldu yarın kieve girse yine 3 5 kınamayla geçiştirilecek , romanya siyasileri çok mu temiz ,ama diğer yandan güney kore, japonya , gibi avrupa ile alakası olmayıp gayet avrupa standartlarında yaşayan ülkeler var , zamanında işgal edilseydik -ermenistan sefalet içinde yaşayan kukla bi devlet-belarus gibi demokrasiden oldukça uzak bi devlet bizim seçimler çok mu temiz diye soracaklar için inanın bunların yanında çok temiz eğer o kadar temiz olmasaydı büyük şehirleri kaptırmazdı akp ve işte buna benzer ülkeler olurduk trakya, istanbul ve izmir'in yöreleri avrupa sınırları içinde olurdu ama, içinde yaşayan türkler nerede olurdu, onu bilemezdiniz. ekşi sözlük kullanıcılarıyla mesajlaşmak ve yazdıkları entry'leri takip etmek için giriş yapmalısın. Günün koşullarından koparılmış tarihsel olaylar bizi şaşırtıcı ve çok yanıltıcı sonuçlara götürür. Atatürk 1911 yılında Libya’ya gitti. 110 yıl önce gerçekleşmiş bir olayı bugüne taşıyarak yargılara varmak ve bugünler için gerekçeler yaratmak yanlış olur. O günün koşulları ile bugünün koşulları birbirinden farklıdır. Bu yazımızda, Mustafa Kemal’in yüzbaşı rütbesiyle Trablusgarp’a Libya gidişinin tarihi nedenleri üzerinde durulacaktır. 20. ASRIN BAŞINDA ÇIKAR HESAPLARI1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılması, Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan ticari yolları büyük oranda kısaltmıştı. Akdeniz ticari yönden çok önem kazanmıştı. Bunun yanında 1900’lü yılların başlarında petrolün insan yaşamında çok önemli stratejik bir doğal kaynak olduğu anlaşılmıştı. Asırlardır ülkeler arası ticaretin kavşak noktasında bulunan Ortadoğu’nun önemi daha da Akdeniz ve Kuzey Afrika dört yüz yıldır Osmanlı Devleti’nin egemenlik alanında bulunuyordu. Ancak 1900’lü yılların başında Osmanlı Devleti o eski “ihtişam”ını görkemini ve gücünü yitirmiştir. Atatürk’ün dediği gibi, salt Meşrutiyet’in ilanı sorunların çözümüne yetmiyordu. Osmanlı Devleti’ndeki bu karmaşadan yararlanan Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. 5 Ekim 1908 Bosna-Hersek Avusturya ve Girit Adası Yunanistan tarafından kendi topraklarına dahil gazetesinin gözüpek muhabiri Şerif DURUMBu noktada Avrupa’daki devletlere kısaca bakalım. İngiltere, Portekiz, Fransa kapitalist dünyanın kurallarını uyguluyor ve sömürge politikalarını yürütüyordu. İtalya, Avrupa kıtasında sömürge sahibi olma konusunda sonlarda olan bir sırada Osmanlı’ya bağlı Yemen’de isyan çıktı. Şubat 1910 Osmanlı Devleti Trablusgarp’taki kuvvetleri Yemen’e ve Bingazi’ye öteden beri göz dikmiş olan İtalya, bu durumdan yararlanmak istedi. Babıali’ye Trablusgarp ve Bingazi’nin 24 saat içinde boşaltılarak kendilerine teslim edilmesini isteyen bir ültimatomu 28 Eylül 1911’de verdiler. Ertesi gün de İtalya, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan önce Trablusgarp’ı top ateşine tuttular, ardından kenti işgal ettiler. Daha sonra Tobruk ve Bingazi limanlarını ele geçirdiler. Osmanlı Devleti’nin Haliç’te çürümeye terk edilmiş donanması İtalya’nın bu deniz harekâtına karşı yanıt Fransa ile İtalya, Kuzey Afrika’nın paylaşımında bir anlaşmaya varmışlardı. İtalya, Fransa’nın Fas’ı işgaline, Fransa da İtalya’nın Bingazi ve Trablus’a asker çıkarmalarına HEDEFİİtalya’nın o tarihte Akdeniz bölgesinde iki büyük hedefi vardı. Birisi Adriyatik kıyılarını ve Arnavutluk’u alarak Adriyatik’i bir iç deniz yapmak, ötekisi de Trablusgarp’ta denetim sağlayarak Libya’yı kendi sömürgesi haline getirmek...İtalyan saldırısı başladığında Harbiye Bakanı Mahmut Şevket Paşa, İstanbul’daki bütün subayları toplayıp onlara bir konuşma yapmıştı. Mustafa Kemal’in de katıldığı bu toplantıda bakan şu acı itiraflarda bulunmuştu şöyle diyordu“Ordu herhangi bir harbe hazırlanmış değildir. Ordumuz zayıftır, silahları eksiktir, mühimmatımız tamam değildir. Donanmamız ise yok denecek derecededir... Nakliyat girişimi düşmanın ağzına bir lokma atmak demektir. Bu hale göre... Trablus bugün kapanın elinde kalır!”1Bu durumda Trablus’a, oradaki halkı eğitip savaşa hazırlayacak gönüllü subaylar gönderilmesinden başka çare SAVAŞI Osmanlı Devleti, Trablusgarp’ı bir “milis” savaşı ile koruyabileceğini düşünüyordu. Mustafa Kemal, Enver Bey, Fethi Okyar, Fuat Bulca, Dr. İbrahim Tali Öngören gibi genç subaylar gönüllü olarak bu harekete katıldılar. Kılık kıyafet değiştirerek gizli yollardan Trablus ve Derne’ye ulaştılar. Atatürk, Libya’ya “Şerif” takma adıyla ve gazeteci kimliğiyle gitti. VATAN BORCU İÇİN...Mustafa Kemal ve genç subaylar Trablusgarp’a gidişi bir vatan borcu olarak kabul Kemal, İtalyanların Osmanlı topraklarını kendi sınırlarına katmak istekleri karşısında Trablusgarb’ı savunmaya koşmuştu. Trablus’ta bir milis, bir gerilla savaşı yapılıyordu. Bölgenin yerli halkı özellikle Sunisilerle güç birliği yapan Mustafa Kemal her türlü zorluğa göğüs gererek Derne’de üstün İtalyan ordusuna karşı savunma cephesi oluşturmayı Enver Bingazi, Bölge Komutanlığı ile Valiliği üstlenmişti. Mustafa Kemal, Derne’deki kuvvetlerin Doğu Kolu Komutanı olmuştu. Mustafa Kemal Derne’yi ellerinde tutan İtalyanlara karşı savaştı. Bir kamp kurdu. Ayrıca oluşturduğu basımevinde “El-cihad” Kutsal Savaş adlı bir gazete yayımladı. Yöredeki kabilelerin çocuklarını bu kampta eğitti. Bir savaş sırasında bir şarapnel parçasının düştüğü kiraç kuyusundan sıçrayan pıhtı gözlerine girince ağır bir göz rahatsızlığı halk giderek gerilla savaşlarına destek olmaktan vazgeçiyordu. Bu durum İtalyan ordularının işgallerini engellemenin olanaklarını ortadan Kemal, İtalyanların Derne’de kuşatılmış vaziyette tutup ilerlemelerini engellemek için çalışmıştı. Araplardan gönüllüler, 8 Osmanlı subayı ve 160 asker olmak üzere emrinde 8 bin savaşçı vardı. Ancak, İtalyanlar aşiretlere ve çarpışan Araplara para sızdırıyorlardı. Mustafa Kemal dahil, Libya’ya giden ve ölmeye hazır olan Osmanlı subayları, vatan parçası sayılan Bingazi’nin İtalyanların eline geçmesine engel olamayacaklardı. Bu arada Mustafa Kemal sağ kolundan yaralandı.2 15 Ekim 1911’de yüzbaşı olarak Trablusgarp’a giden Mustafa Kemal orada binbaşılığa yükseldi. ADALARIN İŞGALİOsmanlı Devleti’nin giderek zayıfladığını yukarıda belirttik. Libya işgalini güçlendirmek amacıyla İtalyanlar, 24 Nisan 1912’de Ege’deki 12 adayı işgal etti. Osmanlı Devleti ses çıkaramadı. Herhangi bir harekette bir süre daha devam etti. Ancak Balkanlar da kaynıyordu. Nitekim, 8 Ekim 1912’de Karadağ hükümeti, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. Ardından 18 Ekim 1912’de Yunanistan ve Bulgaristan, 20 Ekim 1912’de Sırplar, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ettiler. Bu, Balkan Savaşı’nın başladığını gösteriyordu. Sonunda, 8 Kasım 1912’de Osmanlı Devleti’nin Komutanı Ali Nadir Paşa, hiç savunma yapmadan Selanik’i Yunanlılara teslim etti. Bu arada Rumeli elden gidiyordu. Selanik kaybolunca “Pek ani bir kararla Derne’ye gitmiştim” demekten kendini alamamıştı.3UŞİ ANTLAŞMASIBalkanlar’da savaş çıkınca Osmanlı Devleti, birçok cephede savaşamayacağı için İtalyanlarla bir barış antlaşmasına yanaştı. 18 Ekim 1912’de İsviçre’nin Ouck Uşi kentinde bir anlaşma imzalandı. Trablusgarp ve 12 adayı İtalyanlara bıraktı. 20 Kasım 1912’de Atatürk, Trablusgarp’tan İstanbul’a geriye Binbaşı rütbesini Trablusgarp’ta BİR ÜLKEDE SAVAŞMustafa Kemal ve genç Osmanlı subayları Trablusgarp’ta başka bir ülkede bambaşka insanların vatanı için savaşıyorlardı. Acaba özellikle Mustafa Kemal bu konuda ne düşünüyordu?Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği yapmış olan Hikmet Bayur, Atatürk’e bu yolda bir soru sordu. Atatürk’ün yanıtı şu oldu“Savaş sonrasının faydasız olduğunu ben de görüyordum. Ancak orduda ve akranım olan subaylar arasında maddi ve manevi sıramı muhafaza etmek için buna mecburdum. Esasen İstanbul’da beni fiilen işsiz bırakıyorlardı.”4Aslında bu psikoloji, başta Enver Bey, olmak üzere Trablusgarp savunmasında görev almaya giden öteki genç subaylar için de geçerliydi. Onlar da bu savaşta yükselmek emelinde idiler. Bütün bunların yanında Mustafa Kemal için Trablusgarp savunmasına katılmak, bir kurmay subay için küçümsenemeyecek olan bir olanağa kavuşmak, bildiklerini, yeteneklerini uygulama alanı bulmak demekti. Mustafa Kemal’in oradan arkadaşı Salih Bozok’a yazdığı mektuptaki şu satırlar bunu açıkça göstermektedirASKERLİK SANATI“Bilirsin ben askerliğin her şeyden ziyade sanatkârlığını severim. Burada sanatın bütün icraatını tatbik edecek kadar zamana ve bu zamanın doğuracağı vesait ve vesilelere malik olunursa işte o zaman milletin arzusuna uygun bir hizmet yapmış olacağız!”Kaynaklar1. Osmanlı - İtalyan Harbi, 1911-1912, Mustafa Kemal, Zabit ve Kumandanla Hasbihal, Faroz Ahmad, İttihatçılık’tan Kemalizm’e, 1985, Hikmet Bayur, Atatürk’ün Hayatı ve Eseri, TTK, 1963, Mustafa Kemal Atatürk, age, Washington – ABDMustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün 75. yılı olan 10 Kasım 2013 yılında Washington’da Atatürk heykeli yaptırılmış. Bölgenin önemli meydanlarından biri olan Sheridan Circle’da yer alan bu heykel, ABD’nin kamu alanında sergilenen ilk Atatürk heykeli olma özelliğini City / Meksika2003 yılında heykeltıraş Sait Rüstem tarafından yapılan Atatürk Anıtı, Çimento Müs-tahsilleri İşveren Sendikası Başkanı Ahmet Eren’in çabalarıyla Meksika’nın başkenti Mexico City’e götürülmüş. Şehirde Atatürk Anıtı’nın açılışı ise 29 Ekim 2003 yılında yapılmış olup, bugün hala Le Reforma caddesinde ziyaretçilerini ağırlamaya devam - KübaHavana’nın Puerto Caddesi’ndeki Plaza de Armas parkında, Atatürk heykeli yer alı-yor. Havana devlet adamlarının isteği üzerine heykeltıraş Metin Yurdanur tarafından 2011 yılında yapılan heykelde, ulu önderin “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sözü yer alıyor. Ayrıca belirtelim ki Küba’da, Atatürk’ten başka hiçbir yabancı devlet adamının heykeli bulunmuyor. Santiago – ŞiliŞili’nin başkentindeki parklardan birinde yer alan Atatürk rölyefi, burada yaşayan halkın Mustafa Kemal Atatürk’ü örnek alması amacı ile belediye tarafından yaptırılmış. Rölyefte Atatürk’e duyulan hayranlık; “Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, vatanının fedakar ve sadık hizmetkarı, benzeri olmayan kahraman, insanlık idealinin canlı emsali... Bütün hayatını Türk Milletine vakfetmiş, milletine kendi ruhunu, ateşini vermiştir. Hatırası milletinin ruhunu ateşli tutan sönmez bir meşale olarak yaşamaktadır.” sözleriyle ifade – AzerbaycanBakü Atatürk’ün isminin sıklıkla kullanıldığı yerlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Öyle ki; şehirde Atatürk Parkı, okulu ve bir de büstü yer – KırgızistanBişkek’in Ahunbayev caddesinde yer alan parka 1995 yılında Atatürk ismi verilmiş, 10 Kasım 2015 yılında ise parka bir de Atatürk heykeli – JaponyaWakayama’nın kasabası olan Kuşimoto’da Türk Müzesi’nin içerisinde Atatürk heykeli yer alıyor. Heykelin üzerinde Mustafa Kemal’in imzası ve “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sözüne yer Delhi - HindistanHindistan’ın başkenti olan Yeni Delhi’nin en işlek caddelerinden birinin ismi, Mustafa Kemal Atatürk Marg olarak adlandırılmış. Budapeşte - MacaristanBudapeşte’deki okullarda, Mustafa Kemal Atatürk özgürlük, cumhuriyet ve bağımsızlık sözleriyle adeta bütünleşmiş durumda. Bu nedenle şehirde yer alan çocuk parkı Naphegy Park’ta Atatürk’ün bir büstü yer alıyor. Üstelik büst Atatürk’e duydukları hayranlık nedeniyle Macarlar tarafından – KazakistanAstana kentinin Yesil Nehri kıyısındaki parkta Atatürk heykeli yer alıyor. Heykelin açılışı ise 2009 yılında Kazakistan cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev tarafında - AvustralyaAvustralya’nın batısında yer alan Albany kasabasında yüksekçe bir küre üzerinde ve deniz kenarında yer alan Atatürk heykeli, metre uzunluğa sahip. Oldukça etkileyici bir konumda yer alan heykelin yanı sıra bölgede bir de Atatürk Parkı bulunuyor. Albany ile Gelibolu Belediyesi 2003 yılında bir anlaşma imzalayarak “Kardeş Şehir” ilan edildiler. Bükreş - RomanyaBaşkent Bükreş’te Mustafa Kemal Atatürk Meydanı ve meydandaki “Teatrul Odeon” tiyatro binasının hemen önünde Atatürk büstü yer alıyor. Büstün üzerinde ise hem Türkçe hem de Romence olarak “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu” ve “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ifadelerine yer – HollandaAmsterdam’da bulunan Atatürk anıtında, hem Hollandaca hem de Türkçe olarak ulu önderin, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sözünün yanı sıra birlik ve beraberliği yansı-tan ifadeler yer alıyor. Anıtta yer alan ifade ise şöyle; “Burada Atatürk yurdu vardı, bu yurtta Türkler yaşardı. Birlik, beraberlik ve mutluluk vardı, hatırlanmaları için bu anıt dikildi.”Dakka - BangladeşAtatürk’ün izine rastlayabileceğimiz yerlerden biri de bir Güney Asya ülkesi olan Bangladeş. Ülkenin başkenti olan Dakka’da “Kemal Atatürk Avenue” isminde oldukça uzun bir cadde yer – ÇekyaI. Dünya Savaşı sırasında böbrek rahatsızlığı geçiren Mustafa Kemal o dönem Avusturya-Macaristan İmparatorluğu içerisinde yer alan Karlsbad’da tedavi görmüştür. Bugünkü adı Karlovy Vary olan şehirde Atatürk, Rudolfs Hof Pansiyon’da konakla-mıştır. Sonraları Rus bir iş adamı tarafından satın alınan bu pansiyon Carlsbad Plaza Hotel olarak değiştirilmiş ve Atatürk’ün burada kaldığına dair bir levha asılmıştır. Kabil – Afganistan1983 yılında Afganistan’ın başkenti Kabil’de kurulan hastane 1991 yılında Türkiye-Afganistan arasında varılan bir mutabakat ile kapsamlı bir çocuk hastanesine dö-nüştürülmüş ve ismi Atatürk Çocuk Hastanesi - AvustralyaAvustralya’nın Sidney şehrinde yer alan Hyde Park, Atatürk anıtına ev sahipliği ya-pıyor. Anıtın üzerinde Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşı sırasında hayatını kay-beden Anzak askerlerine ait cenazelerin ülkelerine gönderilmesini isteyen annelere yazdığı mektup yer alıyor. Mektup, savaşın derin yaralarının iyileşmesi için adeta bir çağrı niteliği - TürkmenistanTürkmenistan’ın başkenti de Aşkabat da Atatürk Meydanı ve heykeline ev sahipliği yapan şehirlerden – PolonyaPolonya’nın Wroclow şehrinde Mustafa Kemal Atatürk’ün ismini bölgede yer alan bir meslek lisesine verilmiş. Okul 2008 yılında gerçekleştirilen ve aralarında Türk katılımcıların da bulunduğu bir davet ile ulu önderin ismini – BelçikaBelçika’nın Vise kentine bağlı Cheratte kasabasında Atatürk’ün ismi bir caddeye verilmiş. Caddenin adı Atatürk hayranı ve o dönem belediye başkanı olan Marcel Neven tarafından 2003 yılında “Place Ataturk” olarak - PeruPeru’nun başkenti olan ve yaklaşık 10 milyon nüfusa sahip olan Lima’da da Atatürk büstü yer alıyor. Peru halkının, özellikle de kırsal kesimde yaşayanların Türklere sempati duydukları Domingo – Dominik CumhuriyetiMustafa Kemal Atatürk’ün ismi Dominik Cumhuriyeti’nin başkenti olan Santo Domingo’da bir caddeye – Yeni ZelandaYeni Zelanda’nın başkenti Wellington’ın güneyinde yer alan Tarakena Körfezi’nde Atatürk anıtı bulunuyor. Anıtın burada yer almasının sebebi olarak ise bölgenin Gelibolu Yarımadası’na benzemesi gösteriliyor. Ayrıca şehirde ulu önderin ismini taşı-yan bir de park yer – İtalyaRoma’da geniş bir bulvara ismini veren Mustafa Kemal Atatürk adına bir de anıt yaptırılmış. Mermerden yapılmış olan ve açık bir kitap sayfasına benzeyen bu anıtta, Mustafa Kemal’in “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sözü İtalyanca olarak – HollandaHollanda’nın Rotterdam şehrinde “Atatürkstraat” caddesi bulunuyor. Caddenin tabelasının altında ise, Mustafa Kemal’in doğum ve ölüm yılının yanı sıra Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı olduğu ifadesine yer - MakedonyaÜlkenin hem başkenti hem de en gelişmiş şehri olan Üsküp’te Gostivar şehri sınırları içerisinde Mustafa Kemal Atatürk İlköğretim Okulu bulunuyor. Okulda Arnavut ve Türk öğrenciler eğitimlerini sürdürüyor. Ayrıca başkentte atanın ismini taşıyan bir de sokak mevcut. Yehud - İsrailYehud’da Arkadaş Derneği’nin bahçesindeki Atatürk anıtında “Türk Milleti ve Türkiye’yi seven İsrail halkı sana ebediyen minnettar kalacaktır.” sözü yer alıyor. İsrail’in ilk Atatürk anıtı olma özelliğine sahip yapının açılışı, 2007 yılında Neredekal

atatürk ün o zamanlar vatandaşı olduğu ülke